Eğitim Kurumlarında Artan Şiddet Üzerine Röportaj
Röportaj: Ayser ERMİŞ
Konuklar: Prof. Dr. Abdullah IŞIKLAR
Sosyolog-Aile Danışmanı: Hüseyin PEHLİVAN
Son yıllarda okullarda yaşanan şiddet olayları, eğitim ortamlarının güvenliği ve çocukların ruh sağlığı üzerine önemli tartışmaları beraberinde getiriyor. Fiziksel saldırılardan akran zorbalığına kadar uzanan şiddet gerçeği yalnızca bireysel değil, toplumsal bir sorun olarak da karşımıza çıkıyor. Konuyu bireysel ve toplumsal boyutlarıyla ele almak üzere Prof. Dr. Abdullah IŞIKLAR ve Sosyolog-Aile Danışmanı Hüseyin PEHLİVAN ile konuştuk.
Önceki yıllarda batılı ülkelerde gördüğümüz okulda şiddet olayları maalesef Türkiye’de de yaşanmaya başladı. Bu olayları toplam nüfus ve okul sayısı içinde münferit olarak mı görmeliyiz yoksa okullarda şiddet örneklerinin artacağına dair endişe duymalı mıyız?
H.P. Okullarda yaşanan şiddet olaylarını yalnızca münferit vakalar olarak değerlendirmek, sorunun yapısal boyutunu gözden kaçırma riski taşır. Türkiye’de toplam nüfus ve okul sayısı dikkate alındığında bu tür olayların oranı hâlâ düşük görünse de son yıllarda görünürlüklerinin artması hem raporlama düzeyinin yükseldiğini hem de risk faktörlerinin çeşitlendiğini düşündürmektedir.
Özellikle ergenlik döneminde artan duygusal yoğunluk, dijital içeriklere maruziyet, aile içi iletişim sorunları ve akran ilişkilerindeki kırılganlıklar, şiddet davranışının ortaya çıkmasında belirleyici olabilmektedir. Bu nedenle meseleye “yaygın bir kriz” ya da “önemsiz istisna” uçlarından bakmak yerine, erken uyarı veren bir toplumsal gösterge olarak yaklaşmak daha sağlıklı olacaktır.
Sonuç olarak, mevcut tablo panik üretmeyi gerektirmese de önleyici politikalar ve okul temelli psikososyal destek mekanizmalarının güçlendirilmesi gerektiğine işaret eden bir eğilim barındırmaktadır.
A.I. Psikiyatrik açıdan okullarda şiddet, bireyin kendisine ya da başkasına zarar verme potansiyeli taşıyan; çoğunlukla dürtü kontrolünde zorlanma, yoğun öfke birikimi ve duygusal düzenleme güçlüğü ile ilişkili davranış örüntüsü olarak tanımlanır. Bu davranışlar yalnızca fiziksel saldırıyla sınırlı değildir; sözel, duygusal ve sosyal dışlama biçimlerinde de ortaya çıkabilir.
Şiddet, çoğu zaman tek başına bir “sorun davranış” değil, altta yatan psikolojik ihtiyaçların, ihmal edilen duyguların ya da uygun ifade kanalları bulamayan içsel gerilimin dışavurumu olarak değerlendirilir. Bu nedenle psikiyatrik yaklaşım, davranışın kendisinden çok, o davranışı ortaya çıkaran süreçleri anlamaya ve düzenlemeye odaklanır.
A.I. Şiddet davranışı tek bir psikiyatrik tanıyla açıklanamaz; ancak bazı ruhsal güçlüklerle birlikte daha sık görüldüğü bilinmektedir. Özellikle dürtü kontrolünde zorlanma, dikkat ve davranış düzenleme sorunları, karşıt olma ve kurallara uyum güçlükleri gibi örüntüler bu çocuklarda daha belirgin olabilir. Bunun yanı sıra, travmatik yaşantılar, yoğun kaygı, değersizlik duyguları ve duygusal ihmal de şiddet davranışının zeminini hazırlayabilir.
Burada önemli olan nokta, her şiddet davranışı gösteren çocuğu “hasta” olarak etiketlemekten kaçınmak ve davranışı, çocuğun içinde bulunduğu psikososyal bağlam içinde değerlendirmektir. Uygun destek ve yönlendirme ile bu davranışların önemli ölçüde düzenlenebildiği unutulmamalıdır.
Çocuk ve ergenlerde şiddet eğilimini arttıran temel psikolojik faktörler nelerdir?
A.I. Çocuk ve ergenlerde şiddet eğilimi genellikle tek bir nedene bağlı değildir; birden fazla psikolojik etkenin etkileşimiyle ortaya çıkar. Duyguları tanıma ve ifade etmede güçlük, öfke yönetimi becerilerinin yeterince gelişmemiş olması ve dürtü kontrolünde zorlanma bu süreçte belirleyici rol oynar.
Bunun yanı sıra, kendilik değeriyle ilgili sorunlar, yoğun reddedilme algısı, akran ilişkilerinde yaşanan dışlanma ya da zorbalık deneyimleri de şiddet davranışını tetikleyebilir. Bazı çocuklar için şiddet, anlaşılma ihtiyacının ya da güçsüzlük hissinin bir dışavurumu hâline gelebilir.
Bu nedenle şiddet eğilimini yalnızca “davranış problemi” olarak değil, çocuğun iç dünyasında yaşadığı zorlanmaların bir yansıması olarak ele almak daha bütüncül bir yaklaşım sunar.
Aile yapısı ve ebeveyn tutumları bir çocuğun şiddete yönelmesinde ne kadar etkili?
A.I. Aile ortamı, çocuğun duygusal gelişiminin ve davranış örüntülerinin şekillendiği en temel bağlamdır. Ebeveyn tutumlarının tutarsız, aşırı baskıcı ya da tamamen sınır koymaktan uzak olduğu durumlarda, çocuk duygularını düzenleme ve uygun tepki geliştirme konusunda zorlanabilir. Bu da öfkenin davranışa daha kolay dönüşmesine zemin hazırlayabilir.
Öte yandan, yalnızca disiplin değil; ilgi, güven ve açık iletişim de belirleyicidir. Kendini ifade edebilen, anlaşılmış hisseden ve sağlıklı sınırlar içinde büyüyen çocuklarda şiddet eğiliminin daha düşük olduğu görülmektedir.
Bu nedenle aile yapısını tek başına risk ya da neden olarak görmekten ziyade, koruyucu ve destekleyici bir alan olarak güçlendirmek, şiddetin önlenmesinde en etkili yaklaşımlardan biridir.
Sosyal medyanın, dijital içeriklerin ve oyunların şiddet davranışına etkisi var mı?
A.I. Dijital içeriklerin şiddet davranışı üzerindeki etkisi, doğrudan ve tek yönlü bir nedensellikten ziyade, maruz kalma süresi, içerik türü ve çocuğun psikososyal yapısı ile birlikte değerlendirilmelidir. Yoğun ve denetimsiz şekilde şiddet içeren içeriklere maruz kalmak, özellikle gelişim dönemindeki bireylerde duyarsızlaşmaya, empati düzeyinde azalmaya ve problem çözme biçimlerinde sertleşmeye zemin hazırlayabilir.
Bununla birlikte dijital ortamlar yalnızca risk değil, doğru kullanıldığında önemli bir öğrenme ve gelişim alanı da sunar. Belirleyici olan; içerik seçimi, süre sınırı ve ebeveyn rehberliğidir. Bu nedenle mesele, dijital araçları tamamen dışlamak değil, bilinçli ve dengeli kullanım alışkanlığı kazandırmaktır.
En yaralayıcı olan çocukların suçun hem mağduru hem de faili olmaları. Çocuğu “fail” olarak tanımlamak ile “korunması gereken birey” olarak görmek arasında nasıl bir denge kurulmalı?
H.P. Çocuğu yalnızca “fail” olarak tanımlamak, davranışı bağlamından kopararak etiketleme riskini artırır; yalnızca “mağdur” olarak görmek ise sorumluluk gelişimini zayıflatabilir. Sağlıklı denge, çocuğun eyleminin sonuçlarını anlamasını sağlarken, gelişimsel ihtiyaçlarını ve korunma gereksinimini göz ardı etmemekten geçer.
Bu yaklaşımda amaç, davranışı net biçimde sınırlandırmak, ancak çocuğun kimliğini bu davranışla özdeşleştirmemektir. Onarıcı yöntemler, empati geliştirme çalışmaları ve rehberlik desteği bu dengeyi kurmada etkili olur.
Kısacası çocuk, yaptığı davranıştan sorumlu tutulurken; aynı zamanda gelişimini sürdüren, desteklenmesi ve yönlendirilmesi gereken bir birey olarak ele alınmalıdır.
Erken tanı ve müdahale açısından, çocuğun şiddete eğilimli olabileceğini gösteren işaretler var mı? Aileler ve öğretmenler hangi belirtilere dikkat etmeli?
A.I. Erken dönemde bazı davranış örüntüleri, çocuğun duygusal ve davranışsal açıdan zorlandığına işaret edebilir. Sürekli öfke hâli, küçük uyaranlara karşı aşırı tepki verme, empati kurmakta zorlanma, kurallara karşı yoğun direnç ve akran ilişkilerinde tekrar eden çatışmalar bu belirtiler arasında sayılabilir. Ayrıca içe kapanma, değersizlik ifadeleri ya da ani davranış değişiklikleri de göz ardı edilmemelidir.
Aileler ve öğretmenler için önemli olan, bu işaretleri “etiketleme” amacıyla değil, erken destek fırsatı olarak değerlendirmektir. Çocuğun duygularını ifade edebileceği güvenli alanlar oluşturmak, iletişimi güçlendirmek ve gerektiğinde uzman desteğine yönlendirmek, olası risklerin büyümeden ele alınmasını sağlar.
Okullarda şiddeti azaltmak için en etkili yöntemler nelerdir?
H.P. Okullarda şiddeti azaltmada en etkili yaklaşım, yalnızca müdahale eden değil, aynı zamanda önleyici ve bütüncül bir sistem kurmaktır. Duygusal becerilerin geliştirilmesine yönelik programlar, akran ilişkilerini güçlendiren çalışmalar ve öğretmenlerin sınıf içi iletişim becerilerinin desteklenmesi bu sürecin temelini oluşturur.
Bunun yanı sıra, öğrencilerin kendilerini ifade edebilecekleri güvenli alanların oluşturulması, rehberlik hizmetlerinin aktif kullanımı ve aile ile okul arasındaki iş birliğinin güçlendirilmesi önemli katkı sağlar.
Kısacası, şiddeti azaltmak tek bir yöntemle değil; eğitim, iletişim ve destek mekanizmalarının birlikte ve dengeli şekilde yürütülmesiyle mümkün olur.
Rehberlik servisleri ve psikolojik destek yeterli mi?
A.I. Rehberlik servisleri, okullarda psikososyal desteğin temel yapı taşlarından biridir ve önemli bir işlev üstlenmektedir. Ancak artan ihtiyaçlar ve öğrenci çeşitliliği göz önüne alındığında, bu hizmetlerin daha da güçlendirilmesi ve desteklenmesi gerektiği söylenebilir.
Özellikle bireysel takip, erken müdahale ve önleyici çalışmaların etkinliği; personel imkânları, zaman ve okul-aile iş birliği ile doğrudan ilişkilidir. Bu nedenle mesele, mevcut yapıyı yetersiz görmekten ziyade, gelişen ihtiyaçlara paralel olarak daha etkin ve kapsayıcı hâle getirme süreci olarak değerlendirilmelidir.
Psikiyatrik destek hangi aşamada devreye girmeli?
A.I. Psikiyatrik destek, şiddet davranışının süreklilik kazandığı, şiddetin şiddetinin arttığı ya da çocuğun işlevselliğini belirgin biçimde etkilediği durumlarda gecikmeden devreye girmelidir. Bununla birlikte yalnızca ileri düzey vakalarda değil, erken dönemde fark edilen duygusal ve davranışsal zorlanmalarda da yönlendirme yapılması koruyucu açıdan önemlidir.
Özellikle yoğun öfke kontrol güçlüğü, kendine ya da başkasına zarar verme riski, ciddi kaygı veya çökkünlük belirtileri görüldüğünde uzman desteği sürecin sağlıklı yönetilmesini sağlar.
Bu yaklaşımda amaç, sorunu büyüdükten sonra müdahale etmek değil; erken aşamada destekleyerek çocuğun gelişim sürecini sağlıklı biçimde sürdürebilmesine katkı sunmaktır.
Çocuklar ve gençler arasındaki şiddeti toplumdaki genel şiddet kültürünün yansıması olarak mı görmeliyiz? Şiddet bulaşıcı mıdır? Yaradılışımız gereği doğuştan mı gelir yoksa sonradan mı öğrenilir?
A.I. Çocuk ve ergenlerde görülen şiddet davranışı, bireysel özelliklerin yanı sıra içinde bulunulan sosyal çevreyle de yakından ilişkilidir. Bu anlamda, toplumsal etkileşim biçimleri ve rol modellerin önemli bir etkisi olduğu söylenebilir. Ancak bu durumu tek yönlü bir “yansıma” olarak görmek yerine, bireysel, ailesel ve çevresel etkenlerin birlikte değerlendirilmesi daha sağlıklı bir yaklaşım sunar.
Şiddet davranışı belirli ölçüde öğrenilebilir ve gözlem yoluyla pekişebilir; bu nedenle “bulaşıcı” ifadesi mecazi olarak kullanılabilir. Bununla birlikte her birey aynı çevresel koşullarda aynı tepkiyi vermez. Doğuştan gelen mizaç özellikleri ile sonradan öğrenilen davranış kalıpları birbirini etkileyerek şekillenir.
Sonuç olarak, şiddeti tek bir kaynağa indirgemek yerine; gelişimsel, sosyal ve kültürel boyutları birlikte ele almak hem anlamayı hem de önlemeyi kolaylaştırır.
Maalesef sadece okullarda değil sokak, çarşı, pazar gibi kamusal alanlar da çocuğun çocuğu öldürebildiği bir yer haline geldi. Bireysel silahlanma ve silaha kolay ulaşma ile şiddet arasında paralellik var mı?
H.P. Çocuk ve ergenlerde şiddet davranışı çok boyutlu bir olgudur; ancak riskli araçlara kolay erişim, ortaya çıkan davranışın sonuçlarını ağırlaştıran önemli bir faktör olarak değerlendirilmektedir. Özellikle gelişim dönemindeki bireylerde dürtüsel tepkiler daha hızlı davranışa dönüşebildiği için, bu tür araçlara erişimin sınırlandırılması koruyucu bir işlev görebilir.
Bu noktada temel yaklaşım, bireyi suçlayıcı bir dil yerine, güvenli çevre koşullarını güçlendirmeye odaklanmaktır. Ailelerin, eğitim kurumlarının ve ilgili birimlerin iş birliği içinde hareket etmesi, çocukların güvenliğini artıran en önemli unsurlardan biridir.
Kısacası, erişim kolaylığı tek başına neden olmasa da şiddetin etkisini artıran bir risk unsuru olarak dikkate alınmalıdır.
Yapısal eşitsizlikler ve toplumsal sınıf farklılıkları çocuklardaki şiddet davranışının artmasında etkili midir?
H.P. Yapısal eşitsizlikler ve sosyoekonomik farklılıklar, çocukların gelişim koşullarını etkileyen önemli değişkenlerdir; ancak şiddet davranışını tek başına açıklayan bir neden olarak ele alınmaları doğru değildir. Sınırlı imkânlar, fırsatlara erişimde güçlük ve kronik stres, bazı çocuklarda duygusal zorlanmaları artırabilir; bu da davranış düzenlemesini dolaylı olarak etkileyebilir.
Bununla birlikte benzer koşullarda büyüyen birçok çocuğun sağlıklı gelişim gösterebildiği de bilinmektedir. Bu durum, aile içi destek, okul ortamı, sosyal bağlar ve bireysel dayanıklılık gibi koruyucu faktörlerin belirleyici rolünü ortaya koyar.
Dolayısıyla, meseleye tek boyutlu bir nedensellik yerine, risk ve koruyucu unsurların birlikte değerlendirildiği dengeli bir çerçeveden yaklaşmak daha sağlıklı sonuçlar sunar.
Toplumsal normlar ve değerler, şiddetin meşrulaştırılmasında rol oynar mı?
H.P. Toplumsal normlar ve değerler, bireylerin davranışlarını şekillendiren önemli referans çerçeveleridir. Bu nedenle, şiddete yönelik tutumlar da içinde bulunulan kültürel ve sosyal bağlamdan etkilenebilir. Ancak bu etkiyi doğrudan bir “meşrulaştırma” olarak değerlendirmek yerine, hangi davranışların kabul edilebilir görüldüğüne dair algıların zamanla ve bağlama göre değişebildiği şeklinde ele almak daha dengeli bir yaklaşım sunar.
Toplumda saygı, empati, sorumluluk ve birlikte yaşama kültürünü güçlendiren değerler ön planda olduğunda, şiddet davranışının kabulü doğal olarak azalır. Bu nedenle, koruyucu yaklaşımın odağında, olumlu sosyal değerlerin pekiştirilmesi ve sağlıklı iletişim biçimlerinin yaygınlaştırılması yer almalıdır.
A.I. Şiddet davranışını açıklarken etiketleyici bir dil kullanmak, çocuğun kimliğini tek bir davranış üzerinden tanımlama riskini beraberinde getirir. Bu durum, hem çocuğun kendilik algısını olumsuz etkileyebilir hem de değişim ve gelişim ihtimalini sınırlayabilir.
Bu nedenle yaklaşım, “şiddet uygulayan çocuk” yerine “şiddet davranışı gösteren çocuk” gibi, davranışı kişiden ayıran bir dil üzerine kurulmalıdır. Böylece hem sorumluluk vurgusu korunur hem de çocuğun gelişimsel potansiyeli göz ardı edilmemiş olur.
Kısacası, etiketlemek yerine anlamaya odaklanan bir yaklaşım hem müdahale sürecini güçlendirir hem de çocuğun yeniden uyum sağlamasını kolaylaştırır.
Akran zorbalığını sadece “çocuklar arası anlaşmazlık” olarak görmek doğru mu?
A.I. Akran zorbalığını sıradan bir anlaşmazlık olarak değerlendirmek, sorunun doğasını eksik okumaya neden olur. Anlaşmazlıklar genellikle eşit güç ilişkisi içinde, geçici ve karşılıklı etkileşimlerdir; oysa zorbalıkta güç dengesizliği, süreklilik ve kasıtlı zarar verme eğilimi belirgindir.
Bu nedenle zorbalığı “normal çocukluk davranışı” olarak görmek yerine, erken fark edilmesi ve uygun şekilde ele alınması gereken bir durum olarak değerlendirmek gerekir. Sağlıklı yaklaşım; tarafları yargılamadan, süreci doğru tanımlamak ve hem mağdur hem de zorbalık davranışı gösteren çocuk için destekleyici müdahaleler geliştirmektir.
Şiddete ve akran zorbalığına maruz kalan çocuklarda ne tür psikolojik etkiler görülür? Bu etkiler uzun vadede yetişkinlik hayatını nasıl etkiler?
A.I. Şiddet ve akran zorbalığına maruz kalan çocuklarda kısa vadede kaygı, içe çekilme, özgüven kaybı ve okula yönelik isteksizlik gibi belirtiler görülebilir. Bazı çocuklar duygularını içe yöneltirken, bazıları öfke ve tepkisellik üzerinden dışa vurabilir.
Uzun vadede ise bu deneyimler, kişilerarası ilişkilerde güvensizlik, kendilik değeriyle ilgili kırılganlıklar ve stresle baş etmede zorlanma gibi alanlara yansıyabilir. Ancak bu etkilerin kalıcı olması kaçınılmaz değildir. Zamanında sağlanan psikososyal destek, güvenli ilişkiler ve olumlu deneyimler, bu olumsuz etkilerin önemli ölçüde telafi edilmesine katkı sağlar.
Dolayısıyla erken fark edilmesi ve desteklenmesi, çocuğun gelişim sürecini sağlıklı biçimde sürdürmesi açısından belirleyicidir.
Ailelere ve öğretmenlere bu konuda en önemli tavsiyeniz nedir?
H.P. Aileler ve öğretmenler için en temel öneri, çocukla kurulan ilişkinin niteliğine odaklanmaktır. Yargılayıcı olmayan, dinleyen ve anlamaya çalışan bir iletişim dili; çocuğun duygularını sağlıklı biçimde ifade etmesini kolaylaştırır. Aynı zamanda açık ve tutarlı sınırlar koymak, çocuğun davranışlarını düzenlemesine yardımcı olur.
Çocuğun davranışına odaklanırken, onun ihtiyaçlarını ve içinde bulunduğu duygusal durumu da gözetmek önemlidir. İş birliği içinde hareket eden aile ve okul ortamı, çocuğun kendini güvende hissetmesini ve sorunlarla baş etme becerilerinin gelişmesini destekler.
Kısacası, güçlü iletişim, tutarlı sınırlar ve erken destek yaklaşımı, şiddetin önlenmesinde en etkili üç temel unsurdur.

