14 Temmuz 1789 günü dünya düzenini derinden etkileyecek bir değişim yaşandı.
1789 yılı bir yanda kralların ve soyluların sınırsız lüks hayatı, diğer yanda günde 14 saat çalışan, bir dilim ekmeğe muhtaç olan milyonlar…
Tarih kitapları size bunun bir “özgürlük destanı” olduğunu söyleyecek. Peki ya size bu devrimin en büyük kazananlarının, aslında halkı arkadan vuranlar olduğunu söylesem?
Fransız İhtilali durup dururken patlamadı. Kral onaltıncı Louis’in savaş harcamaları, israf ve adaletsiz vergi sistemi halkın sabrını taşırmıştı.
Soylulardan oluşan nüfusun sadece yüzde ikisi ülkenin tüm kaynaklarına sahipken, seçme ve seçilme dahil her tür haktan mahrum olan yüzde doksansekizlik kesim çalışmaktan ve vergi ödemekten yükümlüydü.
Fransız İhtilalinin tek sebebi saray sefası değildi elbette. Aslında çok daha büyük bir stratejik kumarın sonunda ortaya çıktı.
Fransa, ezeli rakibi İngiltere’yi zayıflatmak için okyanusun öbür yakasında, yani Amerika’nın bağımsızlık savaşında kolonilere devasa maddi ve askeri yardımlarda bulundu.
Fransa kraliyeti, İngiltere’ye büyük bir darbe indirdi belki ama destek olduğu bu “özgürlük” operasyonu, ülkenin mali kaynaklarını da sonuna kadar tüketti.
Bu daha çok vergi yükü, daha çok sefalet ve açlık demekti. Fransız monarşisi, Amerika’yı kuran “İngiliz isyankârların” özgürlük mücadelesine sponsor olurken kendi halkına açlığı ve zulmü reva görmesi ne büyük bir tarihsel çelişki.
Halk açlığa mahkûm edilirken onların zihninde tek bir soru vardı: “Neden biz açken onlar altın tabaklarda yemek yiyor?”
Kilise de statükonun en büyük bekçisiydi. Halk artık sadece kralların değil, yüzyıllardır onları “kutsal” kurallarla uyutan dogmaların da sorgulanması gerektiğini anlamıştı.
Aydınlanmanın keskin zekâsı Voltaire’in o meşhur sözü, kilisenin dokunulmazlık zırhını yerle bir etti. Tüm Fransa’nın zihninde yankılandı:
“Ne kutsaldır, ne Roma!”
Voltaire bu sözüyle kralların ilahi gücüne ve kilisenin sorgulanamaz otoritesine meydan okurken, halkın gözünde artık hiçbir saray ve hiçbir inanç, “kutsal” değildi.
Jean Jacques Rousseau, Montesquieu ve Voltaire gibi aydınlar akılcı düşünceyi yayarken, ihtilalin fikirsel altyapısını hazırladılar.
Artık ne açlığın bahanesi vardı ne de halkın yükselen özgürlük arzusunun önünde yapay bir kutsal. Dokunulmazlık perdesi artık yıkılmıştı.
Monarşi kraliçesine mal edilen o meşhur “Ekmek yoksa pasta yesinler” sözünü işiten ve porsiyonları gün geçtikçe küçülen halkın artık kaybedecek hiçbir şeyi kalmamıştı.
Devrimci isyancı kalabalıklar, Paris’te muhaliflerin tutulduğu, monarşinin simgesi Bastille Hapishanesini basarak mahkûmları serbest bıraktı.
Ama öfke Bastille ile dinmedi. Halk, sarayda şatafat içinde yaşayan krala hesap sormaya kararlıydı. Yüzlerce kadın, erkek ekmek talebiyle Paris’ten Versay’a kadar yürüdü. Versay Sarayı da Bastille Hapishanesi gibi mutlakiyetin simgesiydi.
O gün, Versay Sarayı basıldı. Halkın öfkesi, Fransa’nın en görkemli sarayının altın varaklı kapılarını paramparça etti. Kraliyet ailesinin o dokunulmaz sarayında artık sadece halkın iradesi hakimdi. Kral, halkın önünde boyun eğmek zorunda bırakıldı.
Fransız tahtına oturan Napolyon’un orduları Avrupa sınırlarını değiştirirken, kral için savaş mottosu yerine “vatan için savaş” anlayışı gelişti. Beraberinde iç savaşlar yaşandı. Yüz binlerce insan giyotinle veya savaş meydanlarında hayatını kaybetti.
İhtilali başlatanlar sokaktaki o aç, öfkeli, halktı. Ancak bu kaosu, kendi iktidarını kurmak için bir manivela olarak kullanan kesim burjuvaziydi.
Burjuvazi, soylulara karşı işçileri ve köylüleri yanına aldı. “Özgürlük, Eşitlik, Kardeşlik” dediler.
Ancak işler ciddiye binip krallık yıkılınca, burjuvazi kendi sermayesini merkezileştirmenin peşine düştü.
İnsan Hakları Bildirisi yayımlandığında burjuva kendi zafere ulaşmıştı bile. Peki ya işçiler?
Onlar için çalışma şartları iyileşmedi, sadece patronları değişti. Burjuvazi, iktidarı ele geçirmek için arkasına taktığı yoksul kitlelere ihanet ederek, onları yeni bir sömürü düzenine mahkûm etti.
İhtilal Fransa sınırlarını aştı. Tüm dünyayı etkileyecek yeni bir dönemin kapısını açtı, yeni çağın bitişi, yakınçağın başlangıcı olarak kabul edildi.
İhtilalin ortaya koyduğu Milliyetçilik akımı, Osmanlı dahil tüm imparatorlukları temelden sarstı. “Millet” kavramı doğdu. “Her millete bir devlet” sözü slogan haline geldi.
Bugün demokrasi, seçimler ve insan hakları üç asır önceki isyanın ve aydınlanmanın sonucu. Ancak günümüzde yaşanan toplumsal kutuplaşmalar ve “sınıfsal adaletsizlik” tartışmaları hâlâ aynı noktada. Burjuvazinin o gün işçilere yaptığı “ihanet”, bugün modern ekonomi sistemlerinde farklı kılıflarla maalesef devam ediyor.
