Sevimli salak seni…
Ekmek elden su gölden bedavacısı…
Hayatı bedava sanan o halini…
Neymiş bedava olan?
Yaş almak,…
Şimdi dön bir bak bana senden bir şey kalmış mı?
Ben küçük küçük terk ederken seni, sen geride karınca kadar kaldın.
Dünyanın senin düşündüğün gibi bir yer olmadığını öğrendiğim gün, ben de sana küçük bir kazık attım.
Her doğum günümü geçmişteki sen için değil, gelecekteki ben için kutladım.
Hayatın Öğrettiği Gerçekler
Nedense hep şunu söylerler:
“İnsan hayatının en güzel dönemi çocukluğudur.”
Peh…
Duy tabii ki ama sakın inanma.
Senin o oyuncak hamuru kıvamındaki masumiyetine şekil veren dünya, beni önce demir, sonra çelik yaptı.
Esnemezsen kırılırsın.
Kaybedersen kaybolursun.
Düşersen yalnızlaşırsın.
Ve açıkçası darılma ama…
Seni hiç özlemiyorum.
Sen bana dünyayı böyle anlatmamıştın.
Sen buna masumiyet dersin, ben salaklık.
Sevimli salak seni…
Belki de büyümek tam olarak budur.
İnsan, içindeki o saf çocuğu bir gün aniden değil; küçük küçük, fark etmeden terk eder.
Hayatın gerçekleri, o oyuncak hamuru gibi şekil verdiğin masumiyetin yerine ağır bir gerçeklik bırakır.
Bir zamanlar dünyayı iyi niyetle açıklayan o çocuk, gün gelir kendisini anlatmak zorunda kalır.
Ve işte o gün insan şunu anlar:
Masumiyet güzeldir ama hayatta kalmak için çoğu zaman yeterli değildir.
Şimdi söyle bana…
Sevimli salak seni,
Aldın mı boyunun ölçüsünü?

