Orman ahalisinin ahvalini severim, içgüdüsel de olsa kimse kimsenin işine karışmaz, ahkâm kesmezler mesela, haddini bilmek cümlesinin anıt heykelleri gibidirler benim için.
Mesela maymunların tırmanıp dallarında parendeler attığı ağaca filler tırmanıp da, dallarında parendeler atmaya kalkmaz.
Su aygırları hangi nehirde yüzeceklerini bilirler, okyanusa açılmak gibi bir dertleri olmaz…
Karıncalara bakalım; yazın çalışır, yiyecek toplayıp stoklar, kışın kafalarını yuvalarından çıkartmaz!
Ama insanoğlu öyle mi!?
Her yerde, her konunun içinde olmak isteriz.
Tecrübe edinmediklerimizde daima fikirlerimiz olur…!
Empati lükstür kimilerine göre, kimilerine göre ise, göreceli ve gereksiz.
Acaba diyorum, tüm bunlar Tarzan’dan sonra mı bulaştı bize!?
Tarzan’ın bilmeyenler için kısa hikâyesini yazayım;
“Tarzan, Afrika’nın vahşi ve gizemli ormanlarında geçen sıra dışı bir yaşam öyküsünü konu alır.”
İngiliz asıllı John Clayton, anne ve babasını küçük yaşta kaybettikten sonra Mangani maymunları arasında büyür. Ona annelik yapan goril Kala sayesinde doğanın kurallarıyla yetişen Tarzan, uzun yıllar kendini ormanın bir parçası olarak görür. Ancak Jane ile tanışması, onun hem gerçek geçmişini hem de insan dünyasını keşfetmesine neden olur. Yine de yaşadığı bu büyük değişime rağmen, kalbinin ait olduğu yerin medeniyet değil, özgür ruhunu bulduğu orman olduğunu anlayarak doğaya geri döner.
Bunlar hep, Tarzan denilen o hadsizin yüzünden!
Yoksa biz insanoğlu, haddimizi bilir, saygıda kusur etmez, önümüze gelene ahkâm kesmezdik..!
Ayazı yememiş olanın, kurt misali örneklerle konuşması da ayrı bir hadsizlikken…
Ah Tarzan efendi, bunlar hep senin yüzünden…

