Nurcan Karaca,“Fikir emeği sahnenin görünmeyen gücüdür”
Türkiye’de sahne ışıkları çoğu zaman yorumcunun, alkışın ve final anının üzerinde parlar. Oysa bir konseri yalnızca konser olmaktan çıkarıp hafızada yer eden özel bir projeye dönüştüren görünmeyen bir emek daha vardır: fikri kuran, sahne dilini tasarlayan, doğru ismi doğru müzikal evrenle buluşturan ve bütün riski taşıyan prodüksiyon aklı.
Nurcan Karaca, uzun yıllara yayılan show business yolculuğunda bu görünmeyen emeğin en güçlü temsilcilerinden biri olarak öne çıkıyor. Boğaziçi yıllarında başlayan sektör deneyimi; Sertab Erener, Nilüfer, Kayahan, Harbiye Açıkhava ve Rumeli Hisarı gibi Türkiye müzik sahnesinin hafızasında yer etmiş duraklarla şekillendi.
Nurcan Karaca ile Türkiye’de senfonik konser projelerini, sahne prodüksiyonunun görünmeyen tarafını, yaratıcı emeğin değerini, proje sahibi kavramını, Harbiye’nin sahne hafızasını, seyircinin değişen beklentilerini ve Türkiye’den çıkan sahne projelerinin dünyaya açılma ihtimalini konuştuk.
Karaca, söyleşimizde yalnızca bugüne kadar hayata geçirdiği projeleri değil; sahne arkasında yaşanan mücadeleyi, fikir emeğini koruma refleksini, sektörün ekonomik zorluklarını ve henüz sahneye taşımak istediği yeni hayallerini de samimiyetle anlattı.
Genelde fikrin taşıdığı duygu, sizi heyecanlandırması ilk etapta önemli ama bazen yorumcunun sesini duyunca ona özel gelişen projeler de oluyor. Mesela 2005 yılında seyircisiyle buluşturduğum ilk projem İbrahim Tatlıses-Senfonik bu şekilde gelişmişti. İbrahim Tatlıses takip ettiğim bir isim değildi, bir programda boşluğa bir ağıt okumasına denk geldim ve heyecanlanıp hemen arkasında bir senfoni orkestrası hayal ettim.

İnsan tüm yaşanmışlıklarının özeti aslında. Üniversitede öğrenciyken show business, “gösteri dünyası” sektöründe part time çalışmak sektörü içerden bir çalışan olarak deneyimlerken dışarıdan bir öğrenci olarak da gözlemleme fırsatı verdi bana. Sektörün duayenlerinden Mustafa Oğuz’un asistanlığını yaparak sektöre giriş yapmak iş etiği olan çok kaliteli bir çevrede işi öğrenmemi sağladı.
Çok güzel bir soru. Aslında bir proje konser, fikrin ilk oluşumundan itibaren normal konserlerden ayrılır. Çünkü arkasında çok ciddi bir fikir işçiliği, sancılı hazırlık süreçleri ve büyük riskler vardır. Ekibiniz dışında bu süreci kimse bilmediği için insanlar ilk etapta normal konser ile proje konser arasındaki ayrımı fark etmeyebilir. Ancak zaman geçtikçe, tıpkı klasikleşen şarkıların diğer şarkılar arasından sıyrılması gibi, proje konserler de kendi yerini belli eder.

Aslında sadece heyecanlandığım projeleri yaptım, heyecanlanınca gerçekten çok ikna edici olabiliyorum. Teklif götürdüğüm isimlerden hemen kabul edenler olduğu gibi en başta çekinip olumsuz cevap verenler de oldu, 6-7 ay bir ismi ikna etmek için uğraştığımı biliyorum.
Üçü de çok önemli. Senfonik projelerde aranjör arkadaşlara en başta verdiğim brief; şarkıların ruhunu bozmadan soundun senfonik lezzetlerle zenginleştirilmesi çünkü onlar ikonik şarkılar, halkın hafızasında nasıl yer etmişse yabancılaştırmadan aynı ruhu koruyarak sunmak gerekiyor. Senfonik projelerde sanatçıyı seçerken en dikkat ettiğim sey yorumcu kimliğinin çok güçlü olması ki proje sanatçıya zarar vermesin, tam tersi onu parlatsın. Seyirciye kaliteli müzik götürerek dönüşüme hizmet etmek zaten misyonum.

Seyircinin sahneye odaklanması, projenin işçiliğini yapanları görmemesi, finali alkışlaması çok normal çünkü arka planı bilmiyor, şahit olduğu şey sahne ve normal olarak sahnede olanları sadece alkışlıyor. Burada sıkıntı yok, bu kabul ettiğim, normal gördüğüm bir şey, ben o alkışlardan payımı alıp mutlu oluyorum zaten. Sorun, projeyi götürdüğüm, hayallerimi anlattığım sanatçının, özellikle proje çok ilgi görüp alkışı alınca kendisini projenin sahibi olarak görüp sizi yok saymasında. Ki bu konuda maalesef aleni bir şekilde fikrim, emeğim iznim olmadan kopyalandığı için davalık olduğum bir yorumcu da var.
“Proje konser “ kavramı bile yeni yeni anlaşılmaya başlandı sektörde, “proje sahibi” kavramının oturması için daha çok yolumuz var maalesef.
İnsanlar yoktan bir şey yaratamazlar ama ilham alarak var olan bir şeyi farklı yorumlayıp sunarlar ki fikir üretmek burada devreye girer. Gündemimde olduğu için fikir ve emeğimin onayım olmadan kopyalandığı, “Hande Bizi Sezen’e Götür!” projesinden örnek vereyim; evet o proje fikriyle emeğiyle bana ait, Bu bir his değil, benim açımdan bir gerçeklik.
Sezen Aksu şarkılarından herkes konser yapıyor, konu repertuvardaki şarkılar değil, konu o şarkıların başlığından teaser kurgusuna nasıl sunulduğu.
Slogan olacak başlığı bulmak, şarkıların hakkını verecek güçlü bir yorumcuyu seçip ona teklifi götürmek, marjinal bir isim olan yorumcuyu senfonik bir projede insanlara kabul ettirmek için elegan bir teaser kurgusu düşünüp doğru bir yönetmene çektirmek, kalabalık bir senfoni orkestrasıyla yorumcunun marjinal imajına makyaj yapmak, müzikal anlamda doğru bir ekip kurmak bunlar tamamen benim fikir işçiliğimin, emeğimin ürünleri, Hande’nin benden gelen teklifi heyecanla kabul edip parasını alarak şarkıları yorumlamak dışında o projede hak iddia edeceği hiçbir emeği yok. Bir de tabii bir projeyi risk alıp ilk defa hayata geçirmek de maddi manevi ciddi bir yatırım. İş parlayınca o yatırımı yapan kişiyi devre dışı bırakıp fikrini ve emeğini kopyalamak kabul edilir bir şey değil. O proje gerçekten bana ait ve bu yüzden dava açtım zaten!
Projemi korumak ile onu büyütmek arasında karar vermek zorunda kaldığımda korumayı tercih ediyorum. Bu yüzden reddettiğim sponsorluk dahil çok cazip teklifler var başkasının hiç düşünmeden kabul edeceği. Yine olsa yine reddederim çünkü heyecanlandığım halinden çıkarsa proje çok mutsuz olurum, projenin büyümesi, maddi güç getirmesi o mutsuzluğumu gideremez.

Harbiye hem lokasyon olarak şehrin göbeğinde hem de yıllardır konser verilen bir mekan olması nedeniyle projeler için çok avantajlı lakin sırf orada sahne alınması bir projeye hak etmediği değeri kazandırmaz, var olan değerinin doğru insanlarla buluşmasını kolaylaştırır sadece. Mekanlarla projeler arasında uyum çok önemli, sizin hedef kitlenizin seçtiğiniz mekana gidiyor olması lazım, Harbiye bu anlamda avantajlı bir mekan çünkü her kesimden insanın gittiği ender bir konser mekanı. Hedef kitlenizin tercih etmediği yanlış bir mekana projeyi koyarsanız, proje ne kadar iddialı olursa olsun hayal kırıklığı yaşamanız kaçınılmaz olacaktır.

Aslında 21 yıl önce ezber bozup hikayesi olan, kurgulu konserler yapmaya başladım. Gerek Haldun Dormen ile çalışmak için geliştirdiğim “Boadway’den İstanbul’a Müzikaller-Senfonik Vol.1” projesini gerek Rock Müzikaller projesini 2006 /2007 yıllarında Harbiye’de seyircisiyle ilk kez buluşturduğumda herkes konser değil müzikal zannetmişti ve projelerin tek gece olması şaşkınlıkla karşılanmıştı. Neden dekoru yok diye eleştiriler bile almıştım o projelerde. O gün de seyircinin konser beklentisine göre kurgulamadım hiçbir projeyi bugün de! Proje neyi gerektiriyorsa ona uygun bir atmosfer ve sahne dili düşündüm hep.
Sadece kuvvetli bir network ağına.
Hem ulusal hem uluslararası ölçekte bir projenin başarılı olabilmesi için bu saydıklarınızın hepsi çok önemli.
Bu anlamda hiçbir şey söylemem çünkü benim uzak dur diyeceğim şey belki de onun için çok değerli bir tecrübe olacak, bazı hatalar çok kıymetli öğretmenler olabiliyor normalde milyon para verseniz öğrenemeyeceğiniz şeyleri kucağınıza bırakıp giden.

O kadar çok şey var ki hem iyi anlamda hem kötü anlamda. Her geçen gün sektörde ayakta kalmak daha da zorlaşıyor. Masraflar astronomik artarken bilet alacak insanların gelir düzeyi düştüğü için bilet fiyatlarını masraflarınızla orantılı şekilde artıramıyorsunuz. İp cambazlığına döndü proje yapabilmek. Sold out olsa bile zarar edebiliyorsunuz bu orantısızlık yüzünden.
Müzikal yapmak! Müzikal kolaj konser projeleri yaptığım için insanlar müzikal yaptığımı zannetse de ben daha hiç müzikal yapmadım. Çok heyecanlandığım 3 tane müzikal projem var yazım aşamasında. Sektör nereye gider bilmiyorum ama o müzikal projeleri hayata geçirmeyi çok istiyorum.

