Çocukluğumuz, Sakarya Karasu Sahili’ndeki o güzel Kumtepeleri’nde geçti. Hele ki üç tane ıhlamur ağacımız vardı; onlar bizim için bambaşka bir yere sahipti. Yorulunca dibinde oturup dinlenirdik, etraftan topladığımız ifteri otlarıyla küçük oyun evleri kurardık. Ne güzel günlerdi…
Ne mutluyduk, ne çok güler, ne çok eğlenirdik…
Karasu’nun o eski Kumtepeleri, sadece bizim çocukluğumuza değil, hafızamıza da kazınmış eşsiz bir doğa parçasıydı. Hatta bir dönem Türk sinemasına da fon olmuş, çöl sahnelerine ev sahipliği yapmıştı. Zamanla bölgede yapılan çalışmalar ve değişen kullanım biçimleriyle birlikte bu kumların önemli bir bölümünün taşındığı, doğal yapının ise giderek zayıfladığı görüldü. Yıllar içinde Kumtepeleri’nden geriye çok az iz kaldı.
Bölgedeki değişim öyle bir noktaya ulaştı ki, bazı alanlarda derin kazılar yapıldığı, yer yer deniz seviyesinin altına inildiği gözlemlendi. Kış aylarında yağışlarla birlikte bu alanlarda su birikintileri oluşmaya başladı. Zamanla bu birikintiler küçük gölcüklere dönüştü; yabani ördeklerin ve kuğuların konduğu yeni görüntüler ortaya çıktı. Doğa kendi dengesini kurmaya çalışıyordu belki, ama eski manzaranın yerinde artık bambaşka bir görüntü vardı.
Karasu’nun kumu yıllarca temizliği ve doğallığıyla anıldı. Bölgeyi bilenler çok iyi hatırlar; o kumların üzerinde yuvarlansanız, ardından üstünüzü silkeleyip yolunuza devam etseniz, neredeyse tek bir toz izi bile kalmazdı. Yüzyıllar boyunca oluşmuş bu doğal birikimin, çok kısa sayılabilecek bir zaman diliminde büyük ölçüde değişmiş olması ise üzerinde düşünülmesi gereken bir durumdur.
Bilim insanları ve ilgili çevreler, kıyıda yaşanan erozyonun nedenlerini uzun süredir tartışıyor. Liman yapısının etkisinden söz edenler de var, kıyı dinamiklerinin zamanla değiştiğini belirtenler de… Elbette tüm bu etkenler birlikte değerlendirilebilir. Ancak bölgeyi yakından takip eden pek çok kişiye göre, yıllar içinde taşınan kumların da bu değişimde önemli bir payı olabileceği düşünülüyor. Bu nedenle, kıyıdaki dönüşümü tek bir sebeple açıklamak yerine bütüncül bir bakışla ele almak gerekiyor.
Nitekim süreç içinde Karasu Sahili’nin bazı bölümlerinde kıyı şeridine yakın yapıların dalga etkisine açık hale geldiği görüldü. Ardından belediye tarafından çeşitli yıkım kararları alındı ve kıyı hattındaki yapıların kaldırılmasına başlandı. Böylece sahilin bazı kesimleri yeniden açıldı ve daha düz bir görünüm kazandı.
Bugün ise sahilde farklı bir tartışma yaşanıyor. Yaz aylarında yoğun ziyaretçi alan bu kıyıda, sabah erken saatlerde yapılan temizlik çalışmaları ilk bakışta düzen ve hizmet amacı taşıyor gibi görünse de, kullanılan yöntemler zaman zaman eleştiri konusu oluyor. Özellikle iş makineleriyle yapılan müdahalelerin, sahilde kendiliğinden yetişen bitki örtüsüne zarar verdiği ve bunun da uzun vadede erozyonu artırabileceği yönünde ciddi endişeler dile getiriliyor.
Oysa kıyı bitkileri yalnızca birer ot ya da görüntü unsuru değildir. Bu bitkiler, diplerinde kum biriktirerek büyür, çoğalır ve zamanla doğal setlerin oluşmasına katkı sağlar. Dün hayranlıkla baktığımız Kumtepeleri’nin oluşumunda da bu doğal sürecin payı büyüktü. Bu nedenle, sahilin yalnızca yüzeyinin değil, ekolojik dengesinin de korunması gerekir.
Dünyanın farklı ülkelerindeki pek çok sahilde, insanların denize ulaşımı için belirlenmiş yürüyüş yolları bulunur. Bu yolların çevresinde ise doğayı korumaya yönelik açık uyarılar yer alır: Bitkilere dokunmayın, koparmayın, doğal yapıya zarar vermeyin… Bizde de nesli koruma altındaki bazı türler için benzer hassasiyetler vardır. Ancak kıyıyı bir bütün olarak koruma bilincinin daha da güçlenmesi gerektiği açıktır. Çünkü mesele yalnızca tek bir çiçeği ya da tek bir alanı korumak değil; sahilin ruhunu, hafızasını ve geleceğini korumaktır.
Bugün kendimize şu soruyu dürüstçe sormamız gerekiyor: İnsanların geride bıraktığı kirliliği temizlemeye çalışırken, doğanın kendi savunma mekanizmalarına zarar veriyorsak, gerçekten doğru yöntemi mi uyguluyoruz?
Karasu Sahili’ne gelenler çok farklı nedenlerle geliyor. Kimi yüzmek için, kimi rahatlamak için, kimi spor yapmak için, kimi de kumun şifasına inanarak… Herkes sahilden kendine iyi gelen bir şey alıp dönüyor. Fakat ne yazık ki bazen geride, sanki bir daha hiç gelinmeyecekmiş gibi bırakılmış izler kalıyor. Çöpler, dikkatsizlikler, umursamazlıklar… Oysa sahil, sadece o günün değil, yarının da emaneti.
Biz böyle mi öğrendik, biz bu muyuz? Ne yazık ki geride bıraktığımız her şey biraz da bizi anlatıyor. Kıyıya nasıl davrandığımız, doğaya ne gözle baktığımızı da gösteriyor.
Geçen zaman geri gelmeyecek. Eski Kumtepeleri belki aynı haliyle geri dönemeyecek. Ama bundan sonrasını korumak hâlâ elimizde. Sahilde yürürken, otururken, eğlenirken, ayrılırken… Ayağımıza yapışan bir avuç kumu bile ait olduğu yerde bırakmayı hatırlamalıyız. Çünkü bazen korumak, büyük sözlerden önce küçük bir özenle başlar.
Belki o zaman yeniden aynı hevesle o kumlarda yürüyebilir, dans edebilir, gülebilir, eğlenebilir; güzel sahilimizin keyfini çıkarabiliriz.
Ben içten söze köleyim, gülene ise aşığım.
