Hayat karma karışıksa, gerçek sisten liman feneri bir çaksa… Kavgalar son bulsa…
Limandan ayrılırken karadaki tüm telaş, kavgalar ve kırgınlıklar iskelede kalır. Avlanma sahamıza doğru ilerleriz ve iş başlar. Ağlarımızı denize bıraktığımızda Ali’nin oltasına küçük bir balık takıldı. Hepimiz güldük ama günün bereketine saydık.
Deniz sakin ve sessizdi. Öğleden sonra aniden çıkan kısa bir sağanak, hepimizi güvertede koşturttu. Yağmurun ardından beklenen gökkuşağı belirdi; sanki deniz bize selam veriyordu. İş başlamıştı ki küçük bir tartışma yaşadık tayfalar arasında. İşimizle alakalı tartışma büyüdükçe büyüdü, kırdık birbirimizi. İşimiz devam ediyordu ama ağzımız da durmuyordu… Denizci kavgası…
Ufukta bir gölge belirdi o sırada. Yaklaştıkça yunus sürüsü olduğunu anladık. Tayfanın neşesi yerine geldi. Her ne kadar yunuslar ağa takılan balıklarımızı hazıra konarak yese de tüm denizciler, yunusun özgürlüğüne ve güzelliğine aşıktır. Bu arada sohbet başladı aramızda, eski hikâyeler anlatıldı. O an deniz bize, “Her fırtına biter, huzur geri gelir,” dedi sanki.
Gün ağarmaya başlamıştı ki bir balıkçının şiir başlığı gelmişti yine aklıma: “Her akşam oluşunda içimde kopsa da küçük kıyamet; ben güneşin batışına aşığım.” Ne güzel de söylemiş, tam da o duygulardaydım… Evet, ağlarımızı toplama zamanı gelmişti; asıldık ağlara, haydi viraaaa.
Liman göründüğünde içimizi hem sevinç hem burukluk sarar. “Bu sessizliği karaya taşıyabilecek miyiz acaba?” diye düşündük. Denizci kavgası karaya taşınmaz bilinci içindeydik.
Limana geldik, yanaştık. Dalgalarda yıkanmış ruhlarımızla evimize doğru dönerken sırtımızda yalnızca yolculuğun hatırası vardı. Hepimiz hem yorgun hem huzurluyduk. İçimizden biri fısıldayarak, “Keşke dünya hep böyle bir denizci kavgası gibi olsa da…” dedi. Gerçekten hayat bayram olsa…

