Mısır’ın Ekolojik Kararı ve Tarihin Unutulmayan Dersleri
Bir türü ekosistemden kitlesel olarak çekip aldığınızda, doğa o boşluğu kendi kurallarıyla doldurur; üstelik bunu genellikle çok daha büyük bir dertle yapar. İnsanlık tarihi bu dersi defalarca, ağır bedeller ödeyerek öğrendi. Şimdi Mısır, aynı dersi baştan tekrar etmemek için ilginç bir adım attı.
Mısır Tarım ve Toprak Islahı Bakanlığı geçtiğimiz hafta sokak hayvanlarının toplu olarak öldürülmesini, zehirlenmesini ve kontrolsüzce yerlerinden edilmesini kesin biçimde yasakladığını duyurdu. Kulağa basit bir hayvan refahı kararı gibi gelebilir, ama arkasındaki gerekçe aslında saf ekoloji: kediler ve köpekler, kemirgen ve zehirli sürüngen popülasyonlarını doğal yollarla dizginleyen bir savunma hattı oluşturuyor. Onları ortadan kaldırmak, aslında çok daha kontrol edilmesi zor bir sorunu davet etmek anlamına geliyor.
Ekolojide buna “vakum etkisi” deniyor: bir bölgedeki üst ya da orta düzey avcılar ortadan kalktığında, onların bastırdığı türler patlama yapıyor. Şehir ekosisteminde kedi ve köpekler tam olarak bu rolü oynuyor: Fare, sıçan, akrep, zehirli yılan gibi türlerin sayısını doğal sınırlar içinde tutuyorlar.
Mısır yönetimi, yakalama-kısırlaştırma-yerine bırakma modelini (TNR) yasal zemine oturtarak bunu resmileştirdi. İklim değişikliğiyle birlikte haşere ve zehirli sürüngen popülasyonlarının arttığı bir dönemde, kent hijyenini korumanın en bilimsel yolunun sokak hayvanlarının ekolojik varlığını sürdürmekten geçtiğini vurguladı.
Tarih, benzer müdahalelerin nasıl geri teptiğine dair birkaç çarpıcı örnek sunuyor.
13. yüzyıl Avrupa’sında, dini ve batıl inançlar yüzünden kediler kitlesel olarak katledildi. Sonuç: Şehirlerdeki kara sıçan nüfusu kontrolden çıktı. Bugün pek çok tarihçi, bunun 1347-1351 arasında Avrupa nüfusunun üçte birini alıp götüren Kara Ölüm’ün yayılmasında rol oynadığını düşünüyor. Tek neden olmasa da tetikleyici faktörlerden biri olarak anılıyor.
Çin’de 1958’de Mao döneminde başlayan “Dört Haşere Kampanyası” ise belki daha çarpıcı bir örnek. Ekinleri yediği gerekçesiyle milyonlarca serçe imha edildi. Ama serçelerin böcekleri de yediği unutuldu; doğal avcısını kaybeden çekirge ve zararlı böcek sürüleri tarlaları istila etti. Bu ekolojik zincirin kırılması, dönemin Büyük Çin Kıtlığı’nı ağırlaştıran faktörlerden biri oldu — kıtlığın toplam bedeli konusunda kaynaklar arasında fark olsa da, milyonlarca insanın hayatını kaybettiği biliniyor.
Daha yakın ve bize daha tanıdık bir örnek de var: 1910’da İstanbul’da on binlerce sokak köpeği Sivriada’ya (halk arasında Hayırsızada) götürülüp ölüme terk edildi. Dönemin anlatılarına göre bu, kentteki doğal atık dengesini bozdu; kemirgen artışı ve hastalık riskiyle ilişkilendirildi. Bu olay bugün hâlâ kulaktan kulağa aktarılan, sembolik bir uyarı hikayesi olarak yaşıyor.
Yok Etmek Değil, Dengeyi Yönetmek
Mısır’ın attığı adım, BM Biyoçeşitlilik Sözleşmesi ve Dünya Hayvan Sağlığı Örgütü (WOAH) standartlarıyla uyumlu bir çerçeveye oturtulmuş durumda. Kararın arkasındaki mantık aslında oldukça sade: toplu itlaf ve zehirleme kısa vadede “temizlik” gibi görünse de, açtığı ekolojik boşluk uzun vadede daha büyük bir halk sağlığı riskine dönüşüyor.
Belki de asıl mesele şu: doğayı yok ederek korumak mümkün değil. Sorumlu popülasyon yönetimi, kısırlaştırma ve aşılama — kulağa yavaş ve sıkıcı gelse de hem etik hem de bilimsel olarak daha sağlam bir zemine oturuyor. Mısır’ın kararı bu iki yaklaşımın da aynı yolun üzerinde buluştuğunu bir kez daha gösteriyor.
