Ebeveynlik Eğitimi
Korunan Çocuk mu, Korunan Mahremiyet mi?
Bir çocuğu evlat edinmek istediğinizde devlet size kapısını açar; psikolojik testler, sosyal incelemeler, mali durum raporları, referans mektupları ve aylar süren eğitimler sunar. Amacı bellidir: “Çocuğun yüksek yararını korumak.” Peki ya öz çocuğunuzu dünyaya getirmek istediğinizde? O zaman devlet kapısını kapatır ve der ki: “Bu, özel hayatınızdır. Karışamam.”
İşte bu noktada karşımıza çıkan soru, sadece hukuki değil, aynı zamanda varoluşsal bir ikilemdir: Neden bir çocuğu ‘satın alır’ gibi seçerken ehliyet aranır da, onu ‘yaratır’ken aranmaz?
Hukuk sistemleri, temelde iki ilke üzerine kuruludur: Negatif özgürlük (devletin müdahale etmemesi) ve Pozitif özgürlük (devletin koruması). Biyolojik üreme, binlerce yıllık insan doğasının en temel içgüdüsü olarak görüldüğü için “negatif özgürlük” alanına konulmuştur. Devlet, bir bireyin çocuk yapmasına ancak çocuk istismarı veya ihmalı gerçekleştikten sonra müdahale eder. Yani sistem, “Önce zarar gelsin, sonra müdahale edeyim” mantığıyla çalışır.
Evlat edinme ise tamamen yapay ve kurumsal bir süreçtir. Burada devlet, bir malın el değiştirmesi gibi değil, bir canın emanet teslimi gibi görür ve bu nedenle “önleyici koruma” uygular. Aradaki uçurum, öngörülebilirlik ilkesinde gizlidir. Evlat edinme planlanabilir; ama biyolojik gebelik, ne yazık ki (veya neyse ki) hala doğanın sürprizidir.
Biyolojik ebeveynlik, “doğal hak” olarak kabul edilir. Bu hak, John Locke’un deyimiyle “yaşam, özgürlük ve mülkiyet” kadar dokunulmazdır. Ancak burada derin bir safsata vardır: Doğal olan, aynı zamanda doğru olan değildir. Biyolojik bir annenin çocuğunu sarsarak öldürmesi, “doğal” bir eylemdir ama “doğru” değildir. Peki, bu riski bertaraf etmek için neden hamile kalmadan önce psikolojik değerlendirme yapılmıyor?
Cevap pratik ve korkunçtur: Pratikte uygulanamaz. Devlet, gebe kalmayı lisanslamaya kalkarsa, bu totaliter bir nüfus kontrolüne dönüşür. Kimlerin çocuk yapabileceğine karar vermek, tarihte ırkçı öjenik hareketlere (Nazi Almanyası, ABD’deki zorla kısırlaştırmalar) kapı aralamıştır. Evlat edinmede yeterlilik şartı, “çocuğu olmayan” birine yapılan bir iyilik (veya hak) olduğu için kabul görür; ama “çocuk yapmak” evrensel bir insan hakkı olduğu için buraya müdahale edilmesi, insanlık suçu olarak algılanır.
Bu eşitsizliğin en güçlü savunma hattı özel hayatın gizliliğidir. Evlat edinme süreci, devletle birey arasında bir sözleşmedir. Oysa yatak odası, devletin gözlemleyemeyeceği en son sığınaktır. Bir çifte “Çocuk yapmadan önce psikolojik testten geçin” demek, devletin bireyin cinsel hayatına, doğurganlık tercihlerine ve hatta genetik mirasına müdahalesi anlamına gelir. Bu, modern demokrasilerde kabul edilemez bir totalitarizmdir.
Ancak bu savunma, içi boş bir gerekçeye dönüşür: Çocuğun mahremiyeti mi, ebeveynin mahremiyeti mi daha değerli? Evlat edinilen çocuğun tüm psikolojik raporları devletle paylaşılırken, biyolojik bir çocuğun gelecekteki travmaları, ebeveynin mahremiyetine feda edilir. Burada devlet, aslında “çocuğu” değil, “mevcut sosyal düzeni” korumaktadır. Çünkü biyolojik aileye müdahale, toplumun en temel yapı taşını sarsar.
Bu çelişkiyi çözmek için iki uç öneri var, ama ikisi de kusurlu:
· Öneri 1 (Radikal Eşitlik): Herkes evlat edinme sürecinden geçmeli. Biyolojik ebeveyn adayları da psikolojik ve sosyoekonomik testlere tabi tutulmalı. Ama bu, kadın bedeni üzerinde devlet tahakkümü kurar ve doğal üremeyi suç unsuruna dönüştürür.
· Öneri 2 (Radikal Özgürlük): Evlat edinmede de tüm şartlar kaldırılmalı, tıpkı biyolojik üreme gibi serbest bırakılmalı. Ama bu, korunmaya muhtaç çocukları, vasıfsız ve zararlı ailelerin insafına terk eder.
Gerçekçi ve adil olan üçüncü bir yol vardır: Devlet, biyolojik ebeveynliğe müdahale etmemeli; ama ebeveynlik eğitimini zorunlu ve ücretsiz bir hak olarak sunmalıdır. Yani devlet, “Ehliyet vermek” yerine “Ehliyet kazandırmak” için bir mekanizma kurmalıdır. Okullarda zorunlu ebeveynlik dersleri, doğum öncesi ücretsiz danışmanlık, bebek bakımı seminerleri… Bunlar zorunlu olmalı ama cezai yaptırımı olmamalıdır. Çünkü amaç, yasaklamak değil, bilinçlendirmek olmalıdır.
Sonuç olarak, bu eşitsizlik devletin keyfi bir tercihi değil; doğal olan ile sosyal olan arasındaki ontolojik farktan kaynaklanır. Evlat edinme, insan yapımı bir sözleşmedir; biyolojik üreme ise doğanın bir armağanıdır (ve lanetidir). Ne yazık ki doğa, ehliyet sınavı yapmaz. Bu yüzden devlet, doğanın boşluğunu ancak sonradan doldurabilir: Sosyal hizmetler, çocuk koruma birimleri ve aile mahkemeleri ile.
Ancak bu, mevcut sistemin mükemmel olduğu anlamına gelmez. Mevcut sistem, “çocuğu koruma” kisvesi altında aslında “mevcut aile yapısını kutsama” eğilimindedir. Oysa gerçek koruma, çocuğun biyolojik mi yoksa evlat edinilmiş mi olduğuna değil; sevgiyle mi, ihmal ile mi büyüdüğüne bakmalıdır.
Belki de asıl soru şudur: Ehliyeti devlet mi vermeli, yoksa toplum mu? Cevap net: Devlet, ehliyet veremez; sadece ehliyetsizliği tespit edebilir. Ve bu tespit, çocuk doğduktan sonra değil, mümkünse doğum öncesinde yapılmalıdır. Ama bu müdahale, zorlayıcı değil, destekleyici olmalıdır. Aksi takdirde, bir çocuğu korumak için, bütün bir insanlığı esir almak gibi bir çelişkiye düşeriz.
