Bir varmış, bir yokmuş… Yeşille mavinin buluştuğu, farklı etnisitelerin bir arada yaşadığı, Avrupa’nın Kudüs’üne ev sahipliği yapan Bosna-Hersek’te komşu komşunun canına göz dikmiş; dost, dostunu düşman bellemiş. Ama tabii ki 1990’ların bu acılı hikayesini, küçüğünden büyüğüne hepimiz oldukça iyi bir şekilde biliyoruz.
Srebrenitsa’dan Ahmići’ye, nice yer gözyaşıyla dolup taşarken dünya, tüm bu yaşananları izlemekle yetinmişti. Ve bu süreçte, uluslararası hukukun tam manasıyla işletilmemesi vicdanlarda derin yaralar açarken kamuoyuna, suçluların yalnızca gözü dönmüş bazı Sırp ve Hırvat milliyetçiler olduğu anlatıldı. Oysa bugün, anlatılanın çok ötesindeki gerçeklerle karşı karşıyayız.
Hırvat Araştırmacı Gazeteci Domagoj Margetić’in “Pay and Shoot” adlı kitabında yer alan bilgiler, Avrupa hükümetlerini harekete geçirdi. Eski Bosnalı Sırp bir ordu komutanı ile görüşen ve bu görüşme esnasında öğrendiği bilgileri kitabında yayımlayan Margetić, Sırplar tarafından “Grof” yani “Kont” olarak anılan Avusturyalı bir aristokratın 1992-1993 döneminde Bosna’ya sivilleri “avlamak” amacıyla geldiğine ve bunun beraberinde “keskin nişancı turizmi” amacıyla gelen insanların birçoğunun “Avusturya pasaportu” göstereceği bilgisini söz konusu ordu komutanının Sırplarla paylaştığına dair bilgileri açıkladı.
Bu paylaşılan birkaç bilginin akabinde Avusturya hükümeti de biri Avusturya vatandaşı olmak üzere iki kişiye bu kapsamda soruşturma açıldığını duyurdu. Fakat bu durum, yalnızca Avusturya ile sınırlı değildi. 2025 senesinin Kasım ayında İtalyan savcılar, bu “keskin nişancı turizmi” bağlamında soruşturma başlattı. Ayrıca bu süreçte Margetić, Milano savcılarına Sırp Cumhurbaşkanı Aleksandar Vučić’in de bu turizm işinde yer aldığını belirterek şikayette bulundu. Vučić de sert bir şekilde bu ithamları reddetti. Ancak dahası da var. Araştırmacı Gazeteci Ezio Gavazzeni de bu konuda araştırma yapmış ve kamuoyu ile paylaştığı bilgilerle ağızları açık bırakmıştı. Öyle ki Almanya’dan, Fransa’dan, İtalya’dan, İngiltere’den, nice Avrupa ülkesinin vatandaşları, içlerinde kadınlar ve çocukların da olduğu masum sivilleri vurmak için 90.000 doların üzerinde ödeme yapmışlar.
Uluslararası hukukun daha etkin nasıl çalışması gerektiğini tartışırken Avrupalı vatandaşların zamanında “insan avına” çıkmış olması, bizleri bir kez daha düşündürüyor. Zira “uluslararası insan hakları” temsilcisi olduğu düşünülen Avrupa’nın vatandaşlarının Gavazzeni’nin yayımladığı raporlara göre bir etnik yahut dini amaç gütmeden yalnızca “haz” ve “zevk” için böylesi bir işe karışması, ortada bir çelişki yaratmaktadır. Bu husus, Avrupa’nın insan hakları söylemiyle büyük bir ikiyüzlülüğü gözler önüne de serdiğini söyleyebiliriz. Sadece akıllara bu çelişkiler ve sorgulamalar gelmiyor, aynı zamanda açılan bu davaların neticesi onca insanın yaşadığı acı, kayıp, sahip olduğu travmaları karşılayabilecek mi? Bir anne evladını kaybederken bir çocuğun hayatı kurşunlar arasında kayboldu. Peki, bu işte parmağı olan herkes hangi cezayı alırsa alsın bu kayıpları geri getirebilecek mi?
Bugün dahi Bosna-Hersek Yüksek Temsilcisi Christian Schmidt nefret söylemlerinin yeniden yükseldiği konusunda uyarılarda bulunuyor. Dayton düzeni silahları susturmuş olsa da, kalıcı bir toplumsal barışı tesis etmekte ve bugünkü ayrılıkçı tehditleri dizginlemekte yetersiz kalıyor. Bu durum bizlere şu can yakıcı soruyu sormaya zorluyor: Yaşanan onca acıdan, kaybedilen hayatlardan ve kuşaklar boyu aktarılacak bu travmalardan sonra, geçmişin bedelini gerçekten kim ödeyebilir? Dünyanın gözü önünde hukukun ve insanlığın iflas ettiği o günlerden sonra, özümüzde unuttuğumuz o vicdanı yeniden nasıl inşa edeceğiz?