Rumeli, kaybedilmiş topraklar üzerinden hatırlanan bir coğrafya anlatısı üzerinden tanımlanır. Oysa Rumeli, bu tanımlamadan daha fazlasıdır. Kimi zaman Rumeli, bir imparatorluğun yükselişindeki mihenk taşı olurken kimi zaman bir ulusun küllerinden yeniden doğuşu, cumhuriyetin temeli anlamına gelmiştir.
Bazen karşımıza hüzün dolu göç hikayeleri ile çıkar Rumeli. Bugün Anadolu’ya uzanan bu Rumeli göçleri; basit bir nüfus hareketi olmamış, tarihsel kırılmaların ve zorunlu yer değiştirmelerin bir sonucu olarak doğmuştur. Fakat Rumeli’nin bu hikayesi yalnızca göç edenlerle sınırlı değildir. Rumeli’den Anadolu’ya uzanan göç hikayeleri kadar geride kalan Rumeli Türklerinin de yaşadığı süreç dikkate değerdir. Bu bağlamda Batı Trakya, sadece bir bölge değil; Rumeli Türklerinin bugüne taşınan hafızası ve aynı zamanda devam eden bir hak mücadelesinin merkezidir.
93 Harbi olarak anılan 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşının ardından imzalanan Ayastefanos Antlaşması ile başladı Batı Trakya Türklerinin Anadolu Türkleri ile yolları ayrılmaya. Ancak tarihsel süreçte yaşanan bu ayrılıklar silsilesi, Batı Trakya Türklerindeki kimlik bilincini ve direniş ruhunu eksiltemedi. Öyle ki Batı Trakya Türkleri, Garbî Trakya Hükûmet-i Müstakilesini yani Batı Trakya Türk Cumhuriyeti’ni 1913 senesinde kurmuştur. Fakat tarihsel süreç, Batı Trakya Türklerinin direniş ruhuna ve bağımsızlığa olan düşkünlüklerine rağmen farklı seyir etmiş ve Batı Trakya Türkleri, Yunanistan’ın 1923 tarihli Lozan Antlaşması ile resmi olarak tanıdığı bir azınlık grubu haline gelmiştir. Her ne kadar Lozan Antlaşması ile güvence altına alınmış kolektif haklara sahip olmalarına rağmen Batı Trakya Türkleri, haklarının faaliyete geçmesi konusunda ciddi sorunlarla karşı karşıyadır. Birçok alanda yaşanan bu ihlaller, sadece kültürel bir mesele değil; doğrudan doğruya insan hakları, hukukun üstünlüğü ve beraber yaşama etiğine dair büyük bir sorundur.
Bu sorunlardan bir tanesi, Batı Trakya Türklerinin dernek kurma özgürlüğü kapsamında gerçekleşmektedir. Söz konusu özgürlük, Lozan Antlaşmasının 40. maddesi uyarınca Batı Trakya Türklerine tanınmıştır. Yalnızca Lozan Antlaşması bağlamında değil, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 11. maddesi gereğince de bu özgürlüğe kendileri sahiptir. Söz konusu sözleşmenin 11. maddesinin 1. fıkrasında herkesin barışçıl bir şekilde dernek kurma, toplanma ve sendika kurma yahut sendikalara üye olma hakkına sahip olduğu belirtilirken aynı maddenin 2. fıkrasında “Bu hakların kullanılması, yasayla öngörülen ve demokratik bir toplum içinde ulusal güvenliğin, kamu güvenliğinin korunması, kamu düzeninin sağlanması ve suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlakın veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması için gerekli olanlar dışındaki sınırlamalara tabi tutulamaz. Bu madde, silahlı kuvvetler, kolluk kuvvetleri veya devlet idaresi mensuplarınca yukarıda anılan haklarını kullanılmasına meşru sınırlamalar getirilmesine engel değildir.” yükümlülüğü geçmektedir. Dolayısıyla 2. fıkradan hareketle mevzu bahis olan özgürlük, belirli durumlarda kısıtlanabilir. Bugün Batı Trakya Türklerinin dernekleri, “Türk” adı geçtiğinden dolayı Yunan yetkilileri tarafından kapatılmaktadır. Fakat “Türk” demek, ulusal güvenliği yahut kamu düzenini ne zamandan beridir tehdit etmektedir? “Türk” olduğunu belirtmek, 2. fıkra uyarınca yer alan istisna durumların kapsamında mı yer almaktadır? Kimliğini bilmek ve sahip çıkmak toplumun geri kalanının hayatını nasıl riske sokmaktadır?
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Yunan yetkililerden farklı düşünüyor olmalı ki 24 Haziran 2025 tarihinde sonucu bildirilen 34724/18 numaralı İskeçe İli Türk Kadınları Kültür Derneği tescil başvurusu hakkındaki davada Yunanistan’ın 11. maddeyi ihlal ettiği yönünde karar vermiştir. Söz konusu dava, İskeçe İli Türk Kadınları Kültür Derneği’nin tescil başvurusunun Yunan yetkililer tarafından reddedilmesi üzerine Aysel Sağır, Tülin Hacıhalil, Ebru Kuruk, Gülcan Mümin, Lütfiye Nihatoğlu, Ayşe Uzun ve Sevil Şerifoğlu tarafından 11. madde-toplantı ve dernek kurma özgürlüğü kapsamında açılmıştır. Yunan yetkililer, ilgili tescil başvurusunu reddetme sebebi olarak Lozan Antlaşması’nda azınlık tanımının din temelli yapıldığına atıfta bulunarak derneğin isminde “Türk” ifadesinin geçmesini göstermiştir. Ancak Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, gösterilen gerekçenin meşru bir gerekçe oluşturmadığını, dernek ismindeki etnik tanımlamanın kamu düzeni için bir tehdit oluşturduğuna dair Yunanistan’ın bir veri sunamadığını ve ayrıca bir azınlığın kimliğini ifade eden bir terimin yerel mahkemelerce reddedilmesinin ayrımcılık örneği oluşturmakla birlikte demokratik bir toplumda hoşgörü ve çoğulculuk ilkeleri ile bağdaşmadığını belirtmiştir.
Dolayısıyla Mahkeme; Yunan yetkililerin açıklamasını temelsiz bulmuş ve başvurdukları yöntemin bir ihlal olduğu yönünde karar almıştır. Üzücüdür ki Batı Trakya Türklerinin dernek kurma hakkının ihlali yalnızca bu olayla sınırlı kalmamıştır. 2007-2008 döneminde İskeçe Türk Birliği, Rodop İli Türk Kadınları Kültür Derneği ve Evros (Meriç) Azınlık Gençliği Derneği adına açılan davalarda da aynı maddenin ihlalini ve Yunanistan’ın bağlamdan uzak aynı açıklamasını görmekteyiz. Aynı zamanda Mahkeme’nin aynı hükme vardığına şahit olmaktayız: 11. maddenin ihlali. Peki, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin kararlarını bir kenara koyarsak ve objektif bir şekilde Yunan yetkililerin sunduğu gerekçeyi incelersek Batı Trakya Türklerinin “Türk” kelimesini isminde barındıran bir dernek kurma hakkı yok mudur?
Lozan Antlaşması kapsamında din temelli bir azınlık tanımının her iki ülke için, Türkiye ve Yunanistan, yapıldığı doğrudur. Fakat Lozan Antlaşmasının 40. maddesi uyarınca azınlıklara tanınan kurum kurma hakkı kapsamında yalnızca din ve eğitim kurumları değil, kendilerine ait sosyal kurumlar da kurulabileceği öngörülmüştür. Ayrıca hukukta kanunilik ilkesinin temel unsurlarından biri olan “yasa ile yasaklanmayan her şey serbesttir” ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi içtihadından doğan “hakların kullanımı için ayrıca bir izin gerekmez; sınırlama istisnadır” düsturu çerçevesinden hareketle Lozan Antlaşması’nda azınlıkların etnik kimliğini belirten kurumları kuramayacağına dair bir hüküm getirilmediğinden dolayı Yunanistan’ın argümanı temelsizdir.
Bu yüzden bugün Batı Trakya’da yaşananlar, geçmişte kalmış bir tarihsel sorun olarak görülemez. Aksine Anadolu’ya gerçekleştirilmiş göçlerle birlikte geçmişte bırakıldığı zannedilen Rumeli Türklüğü; Batı Trakya’da hala yaşayan, hissedilen ve mücadele bir gerçekliktir. Bu gerçeklik, günümüz Avrupa’sının insan hakları evrenselliği savının ne derecede hayata geçirildiğine dair önemli bir test alanı sunmaktadır. Bu nedenle Batı Trakya meselesi, yalnızca bir azınlık sorunu değil; insan haklarını evrensel bir ilke olarak savunduğunu iddia eden tüm aktörler için ortak bir sorumluluk alanıdır. Bu bağlamda bizlerin, “Türk” kelimesinden duyulan rahatsızlık sonucu ortaya çıkan ihlallerin önüne geçebilmek adına, hafızanın, hukukun ve insan onurunun kesiştiği ortak bir zeminde izleme, raporlama ve hak temelli bir yaklaşımın geliştirilmesine ön ayak olmasının elzem olduğu açıktır.
Kaynakça
https://hudoc.echr.coe.int/fre?i=001-244057
https://www.ismetinonu.org.tr/lozan-baris-antlasmasi-tam-metni/
https://www.yargitay.gov.tr/documents/AIHM.pdf
Zeynep ÇINAR
Konuk Yazar
