Bizden sadece 65-70 kilometre uzaklıkta bulunan yavru vatan Kıbrıs, geçmişten günümüze nelere şahit olmadı ki? Lüzinyanlardan Venediklilere, Venediklilerden Osmanlı’ya nice medeniyetin yönetimine, farklı etnik grupların bir arada yaşamasına, huzura ama aynı zamanda savaşa, kardeşlikten ayrılığa her değişime ev sahipliği yaptı. Ancak tek bir şeyin değiştiğine şahit olamadı Kıbrıs: Kıbrıslı Rumların “Türk İstilası” iddiası.
Aslında bu iddianın temelini, tam elli iki sene önce kahraman Mehmetçiğimiz tarafından gerçekleştirilmiş olan Kıbrıs Barış Harekatı oluşturmaktadır. Onlara göre bu harekatla Türkiye, Kıbrıs’ı işgal etmişti. Peki, gerçekten böyle miydi?
Kıbrıs’ta 1571 senesinden itibaren Türkler ile Rumlar bir arada yaşamaya başladı. Osmanlı yönetimi, Venedik yönetiminin aksine Rumların kendi kültürlerini yaşatmasına ve dini vecibelerini yerine getirmesine müsaade ediyordu. Fakat 1878 Kıbrıs Sözleşmesi’nden sonra bu beraberlik bozulmaya başladı. Öyle ki adaya ilk İngiliz Valisinin geldiği gün, onu karşılayan Kıbrıslı Rumlar ileride bağımsızlıklarını alma konusunda İngilizlerin onlara yardım edeceğinden şüphe duymadıklarını belirttiler. Böylece 20. yüzyılda belirgin hale gelecek olan kaosun ilk nüvesi atılmıştı. 20. yüzyılda olan gelişmeleri hızlıca hatırlatmak gerekirse Yunanistan ile bağlanmak isteyen Kıbrıslı Rumlar, İngilizlere karşı 21 Ekim 1931’de bir isyan başlattı, Ocak 1950’de Kıbrıs Ortodoks Kilisesi tarafından Enosis Referandumu gerçekleştirildi. Tüm bu girişimlerinde ise Enosisi savunan Kıbrıslı Rumlar başarısız oldu.
Fakat durmadılar ve 7 Mart 1953’te terör örgütü EOKA’yı kurdular. Bu tırmanan gerilime dur demek adına Türkiye, İngiltere ve Yunanistan arasında yapılan görüşmeler neticesinde, 1960 yılında Zürih ve Londra Antlaşmaları ile Kıbrıs Cumhuriyeti kuruldu. Bir devlete sahip olmanın Enosis destekçilerini durduracağı düşünüldü ama olmadı.
Kıbrıslı Türklerin kurulan yeni devlette siyasi eşitlik temelinde hak sahibi olmalarından rahatsız oldular. Kıbrıslı Türkleri azınlık durumuna düşürmek ve adadan tamamen temizlemek için tarihe kara bir leke olarak geçen nice katliamlara giriştiler: 21 Aralık 1963 Kanlı Noel, 21-22 Aralık 1963 Ayvasıl Katliamı… Fakat araları giderek Yunanistan ile de açılmaktaydı. Çünkü Enosis ile çıktıkları bu yolda artık kendi bağımsızlıklarını ön planda tutmaktaydılar. Hatta III. Makarios, Albaylar Cuntasına kendisinin Atina’nın atadığı bir vali olmadığını, Kıbrıslı Rumların bağımsız temsilcisi olduğunu belirttiği bir çıkışta bulundu. Sonrasında ise Albaylar Cuntası, 15 Temmuz 1974’te EOKA-B Lideri Nikos Sampson aracılığıyla bir darbe gerçekleştirdi. Neticede başarısız oldular ama kaçırdıkları nokta, garantör devletlerin Garanti Antlaşması çerçevesinde Kıbrıs Cumhuriyetinin antlaşma ile tesis edilmiş düzeninin sürdürülebilirliğini sağlamakla yükümlü olduğu gerçeği idi. Dolayısıyla dökülen onca kanın önüne görüşmeler aracılığıyla geçilememesi ve Garanti Antlaşmasının 4. maddesinden doğan hak ile Türk Silahlı Kuvvetleri 1. Barış Harekatını gerçekleştirdi ve bu andan itibaren Kıbrıslı Rumlar, Türk Ordusunun ülkelerini “işgal” ettiği iddiasında bulunmaya başlamıştı. Oysa bu süreçte de onlar, Türk Ordusunun karşısına çıkmak yerine henüz Türk askerinin ulaşamadığı savunmasız Türk köylerinde sivil ve kitlesel katliamlar yapmayı tercih ettiler. Tabii ki bu söylemlerini devam ettirdiler.
Adadaki statükodan hiçbir zaman Kıbrıslı Rumlar memnun olmadılar ve tek sorunun Türk Ordusunun olduğunu iddia ettiler. Yani onların deyimiyle “Türk Ordusu Kıbrıs’taki işgalini” sonlandırırsa hiçbir sorunları kalmayacak, hatta Kıbrıslı Türklerle de bir arada yaşayabileceklerdi. Peki, gerçekten öyle miydi?
Bu hususta odaklanmamız gereken, adeta bir turnusol kağıdı işlevini gören Annan Planıdır. Çünkü Annan Planı sürecinde yaşananlar aslında herkesin gerçek niyetini ortaya koymaktadır. Bu süreci ilk başlatan olay, Güney Kıbrıs Rum Yönetiminin tüm ada adına Avrupa Birliği’ne tam üyelik başvurusu yapmasıdır. Türkiye’nin ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin bu başvuru kararına şiddetle karşı çıkmasına rağmen Avrupa Birliği, 1997 Lüksemburg Zirvesinde Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ile üyelik müzakerelerini başlatma kararı aldığını açıkladı.
Elbette ki bu karar, Türkiye’nin Avrupa Birliği ile olan ilişkilerin gerilmesine sebep oldu. Fakat bu olay vesilesiyle dönemin Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Kofi Annan devreye girdi ve böylece New York ve Cenevre’de Birleşmiş Milletler gözetiminde dönemin Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi Lideri Glafkos Klerides ile dolaylı görüşmeler gerçekleştirildi. Fakat bu dolaylı görüşmelerden de bir sonuç çıkmadı. Buna rağmen Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş, bir adım atarak Lefkoşa’daki ara bölgede akşam yemeği yemeyi Rum Lider Klerides’e teklif etti. Ancak bu dostane yemek adımı bir uzlaşının gerçekleşmesini sağlayamadı. Böyle olunca Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Annan, İsviçre modeline benzer, iki kurucu devletten oluşan federal bir yapıyı öngören ve kendi adıyla anılan bir çözüm taslağını taraflara sundu. Ancak her iki taraftan da gelen ret cevabı ile beraber Aralık 2002’deki Kopenhag Zirvesinde Avrupa Birliği’nin Güney Kıbrıs Rum Yönetiminin başvurusunu her durumda 1 Mayıs 2004’te onaylayacağını açıklamasının etkisi ile süreç başarısız oldu.
Anca barışa dair yeni bir adımı yine Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, 23 Nisan 2003 tarihinde attı. Bu adımla Kuzey Kıbrıs, 1974’ten beri kapalı olan sınırlarını tek taraflı olarak geçişlere açtı. Bu sayede “birlikte yaşama” havası canlandırılmaya çalışıldı. Ayrıca aynı sene hem Kuzey Kıbrıs’ın hem de Türkiye’nin izlediği olumlu politikalar nihayetinde çözüm süreci yeniden ivme kazandı. Mart 2004’te İsviçre’nin Bürgenstock kasabasında Türkiye, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetiminin katılımıyla bir zirve gerçekleştirildi. Bu zirvede de bir mutabakata varılamayınca Kofi Annan devreye girdi ve planının son hali olan Annan V’i yazarak referandum tarihini belirledi. Annan V Planının içeriğini özetlemek gerekirse;
- Adada tek bir uluslararası kimliği, tek bir egemenliği ve tek bir vatandaşlığı olan yeni bir devlet kurulacak,
- Kurulacak olan bu devlet, eşit statüdeki Kıbrıs Türk Devleti ve Kıbrıs Rum Devleti olmak üzere iki kurucu devletten oluşacak,
- Ülkeyi tek bir cumhurbaşkanı değil, altı Rum ve üç Türk’ten oluşan dokuz kişilik bir “Başkanlık Konseyi” yönetecek. Konsey içinden seçilecek Başkan ve Başkan Yardımcısı, yirmi ayda bir iki toplum arasında dönüşümlü olarak değişecek,
- Yasama organı iki kamaralı olacak ve “Senato”da iki toplum 24 Türk, 24 Rum olacak şekilde eşit sayıda temsil edilecek, “Temsilciler Meclisi”nde ise nüfus oranına göre koltuk dağılımı olacak, kritik yasaların geçmesi için de her iki kamaradan da söz konusu iki toplumun ayrı ayrı çoğunluğu gerekecek,
- O dönem adanın %36’sını oluşturan Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin toprakları yaklaşık %29 oranına düşürülecek,
- Güzelyurt, Kapalı Maraş ve bazı sınır köyleri de dahil olmak üzere Türk kontrolündeki bazı stratejik bölgeler Rum kurucu devletinin yönetimine bırakılacak,
- 1974’te güneydeki mülklerini bırakıp kuzeye gelen Türkler ile kuzeydeki mülklerini bırakan Rumlar arasında mülkiyet takası ve tazminat sistemi kurulacak,
- Belli kotalar ve zamana yayılan kademeli bir takvim dahilinde, yaklaşık 120 bin Rum’un kuzeydeki eski yerlerine geri dönmesine ve mülklerini geri almasına izin verilecek,
- 1959 Zürih ve Londra Antlaşmaları ile kurulan Garanti ve İttifak Antlaşmaları aynen yürürlükte kalacak,
- Adadaki asker sayıları hızla azaltılacak ve bu kapsamda Türkiye ve Yunanistan’ın adadaki asker sayısı her iki tarafta da 6.000’e indirilecek, 2011’de bu sayı 3.000’e düşürülecek, 2018’de veya Türkiye’nin AB’ye üye olması durumunda ise sadece sembolik bir seviyeye çekilecek,
- 1974’ten sonra Türkiye’den Kıbrıs’a gelip yerleşmiş olan vatandaşların büyük bir kısmına yeni kurulacak devletin vatandaşlığı verilecek ve geri kalanlar için ise kademeli oturma izinleri planlanacaktır.
24 Nisan 2004’te bu plan adanın her iki tarafında da referanduma sunuldu ve plan çerçevesinde toprak kaybı, göç riski ve asker sayısının azaltılması durumu ile karşı karşıya kalmış olan Kıbrıslı Türklerin %64.91’i barış ve birleşme için “evet” derken Kıbrıslı Rumların %75.83’ü “hayır” dedi. Ayrıca daha referanduma gitmeden dönemin yeni Rum Lideri Papadopulos televizyonlarda ağlayarak halkından hayır oyu isterken, Kuzey Kıbrıs’ta Başbakan Mehmet Ali Talat liderliğindeki hükümet ve Türkiye, büyük risklere rağmen adadaki çözümsüzlüğü bitirmek adına “evet” kampanyasını destekliyordu. Yani toprak kazanımına, Türk askerinin sayısının azaltılacak olmasına rağmen Kıbrıslı Rumlar birleşmeyi istemedi. Çünkü hakikatte ne Kıbrıslı Türkleri kendileri gibi adanın asli unsuru olarak görmektedirler ne de sorunu çözmek istemektedirler. Her daim Türk askerini ve sözde gerçekleştirilmiş olan istilayı öne sürdüler ama mevzu, gerçekten bir düzen tesis etmeye gelince taşın altına ellerini sokmak istemediler. Çünkü hakikatten uzak iddialarını öne sürerek aslında çözümsüzlükte kendilerine bir meşruiyet alanı yaratmaktadırlar.
Onların bu politikayı izlemesine ise başta Avrupa Birliği olmak üzere uluslararası sistem karşı çıkmayarak ve üstüne üstlük birtakım ödüllendirmelerde bulunarak destek vermektedir. Çünkü bu hayır kararının hemen ardından Güney Kıbrıs Rum Yönetimi, Avrupa Birliği’nin “sınır ihtilafı olan ve topraklarında çözülmemiş siyasi yahut askeri kriz barındıran bir ülkeyi topluluğa kabul etmemek” ilkesi gözardı edilerek Avrupa Birliği üyeliği ile ödüllendirildi. Barış, istikrar ve düzen isteyen Kıbrıs Türk tarafı ise haksız izolasyonlarla cezalandırılmaya devam etmektedir.
Dolayısıyla 24 Nisan 2004 Referandumu, yalnızca Annan Planının değil; yıllardır uluslararası kamuoyuna anlatılan “Türk işgali” söyleminin de samimiyet sınavı olmuştur. Sonuç ise tarihe açık biçimde kaydolmuştur: Birleşmeyi reddeden taraf, yıllardır çözüm istediğini iddia eden Rum tarafı olmuştur. Böylece 2004 referandumu, söylemler ile gerçek niyet arasındaki farkı ortaya koyan bir turnusol kâğıdı olarak tarihteki yerini almıştır.
