Kasabaya yağmur üç gündür aralıksız yağıyordu. Sokakların taşları parlıyor, eski evlerin ahşap pencerelerinden damlalar ağır ağır süzülüyordu. İnsanlar yağmurun biteceği günü beklerken, kasabanın en eski saatçisi olan Canser Usta dükkânının önündeki sandalyede sessizce oturuyor, elindeki kırık cep saatini defalarca açıp kapatıyordu.
O saati tamir etmeye çalışmıyordu aslında. Çünkü bozuk olan saatin mekanizması değildi. Onu yıllardır elinden bırakamamasının sebebi, saatin kapağının içinde duran küçük siyah beyaz fotoğraftı.
Fotoğrafta gülümseyen genç kadın, yıllar önce aynı kasabadan ayrılan eşi Şahinder’di. Şahinder giderken hiçbir kavga yaşanmamıştı. Ne yüksek sesler olmuştu ne de kırılan eşyalar. Bazen bir evi sessizlik yıkardı. Onların evini de öyle olmuştu. Hayatın telaşı, ertelenen cümleler ve söylenemeyen sevgiler zamanla aralarına görünmez bir duvar örmüştü. Bir sabah Şahinder yalnızca küçük bir valiz alıp gitmiş, arkasında tek bir not bırakmıştı:
“Belki de birbirimizi kaybetmedik. Sadece konuşmayı unuttuk.”
Canser o günden sonra saat tamir etmeye devam etmişti. İnsanların durmuş saatlerini yeniden çalıştırıyor ama kendi hayatında duran zamanı bir türlü hareket ettiremiyordu.
Kasabada herkes onu sabırlı, sessiz ve biraz da içine kapanık biri olarak tanıyordu. Kimse her akşam dükkânı kapattıktan sonra eski tren istasyonuna gidip son banka oturduğunu bilmiyordu. Çünkü Şahinder’i en son orada uğurlamıştı.
Yıllar geçtikçe istasyondan geçen trenlerin sayısı azaldı. Bekleyen insanlar değişti. Banklar eskidi. Ama Canser’in bekleyişi hiç eskimedi.
Bir sabah yağmur nihayet dindi.
Güneş bulutların arasından usulca kendini gösterirken kasabanın meydanına yabancı bir otobüs yanaştı. Otobüsten inen yolcular arasında gri paltolu yaşlı bir kadın vardı. Elindeki küçük bavulu sıkıca tutuyor, etrafına uzun uzun bakıyordu.
Canser dükkânının kapısını açmak üzereydi.
Kadınla göz göze geldikleri an, ikisi de hiçbir şey söylemedi.
Çünkü bazı insanlar birbirini tanımak için konuşmaya ihtiyaç duymazdı.
Onların sessizliği, yılların anlattığından daha fazlasını söylüyordu.
Şahinder, dükkânın önüne kadar ağır adımlarla yürüdü. Yıllar yüzüne ince çizgiler bırakmıştı ama bakışları hiç değişmemişti. Canser, elindeki anahtarı kapının kilidine takmayı unuttu. İkisi de birbirine yabancı değildi; sadece geçen zaman, aralarına uzun ve sessiz bir mesafe koymuştu.
“Merhaba.” dedi Şahinder.
Canser, hafifçe başını salladı.
“Hoş geldin.”
Bu iki kelimenin içinde yıllarca söylenememiş yüzlerce cümle vardı. Ne “Neden gittin?” diye sordu Canser ne de Şahinder “Beni neden durdurmadın?” dedi. Bazen insanlar cevabını bildikleri soruları yeniden sormazlardı.
Dükkânın içi hâlâ eskisi gibiydi. Raflarda irili ufaklı saatler diziliydi. Kimi tik tak ediyor, kimi tamir edilmeyi bekliyordu. Duvardaki büyük sarkaçlı saat, her zamanki gibi düzenli çalışıyordu. Şahinder gözlerini dükkânın içinde gezdirirken hafifçe gülümsedi.
“Hiçbir şeyi değiştirmemişsin.”
Canser de etrafına baktı.
“Değiştiremedim.”
Sessizlik yeniden aralarına oturdu. Ama bu kez rahatsız edici değildi. Yıllar önce konuşamadıkları sessizlikle bugünkü sessizlik aynı değildi. O zaman suskunluk aralarına duvar örüyordu, şimdi ise yorgun iki insanın birbirini anlamasına izin veriyordu.
Şahinder çantasını açtı. İçinden eski bir zarf çıkardı. Sararmış kâğıdın kenarları yıpranmıştı.
“Bunu sana yıllar önce yazmıştım.” dedi. “Ama göndermeye cesaret edemedim.” Canser zarfı dikkatle aldı. Titreyen parmaklarıyla açtı. İlk satırı okur okumaz gözleri doldu.
“İnsan bazen sevmediği için gitmez. Sevdiğini incitmemek için gider.”
Mektubun geri kalanını yüksek sesle okumadı. Her satır, yıllardır içinde taşıdığı yükün biraz daha hafiflemesine neden oluyordu. Şahinder de onu izliyordu. İlk kez ikisi de geçmişi değiştirmeye çalışmıyordu. Çünkü anlamışlardı ki insan, geçmişi düzelterek değil, onunla barışarak yaşayabiliyordu.
Dışarıda güneş bulutların arasından biraz daha belirginleşmişti. Yağmurdan sonra kasabanın taş sokakları ışığı yansıtıyor, her şey sanki yeniden başlamaya hazırlanıyordu. Canser mektubu usulca katladı, cebine koydu ve yıllardır cebinde taşıdığı eski cep saatini çıkardı. Saati Şahinder’e uzattı.
“Ben zamanı burada durdurduğumu sanmıştım.” dedi. “Meğer durmuş olan zaman değil, benmişim.”
Şahinder saati eline aldı. Camındaki küçük çatlak hâlâ yerindeydi. Parmağını o çatlağın üzerinde gezdirdi ve sessizce gülümsedi.
“Hiçbir saat,” dedi, “geç kalan bir kalbi ölçemez.”
O gün kasabada kimse büyük bir olaya tanıklık ettiğini bilmiyordu. Ne alkış vardı ne de gözyaşlarıyla dolu dramatik bir kavuşma. Sadece yıllarca birbirinden uzak kalmış iki insan, ilk kez gerçekten birbirini dinliyordu.
Ve bazen bir ömrün en büyük mucizesi, yeniden başlamaktan çok, yarım kalan bir cümleyi tamamlayabilmekti.
