Bir Vefanın Sessiz Yürüyüşü
Bazı günler vardır; yalnızca takvim yapraklarında yer almaz, insanın kalbine yazılır. 19 Mayıs Atatürk’ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı da işte böyle bir gündür. Bu tarih, sadece bir başlangıcın değil; aynı zamanda bir bağlılığın, bir vefanın, bir hatırlayışın günüdür.
Bu yıl, içimde tarif edemediğim bir hisle yeniden Anıtkabir’e gittim. Daha doğrusu, oraya çağrıldım. Çünkü bazı yerler vardır ki insan oraya kendi isteğiyle değil, kalbinin yönlendirmesiyle gider.
Daha girişte, gözlerimi ilk çarpan şey kalabalık değil; renkti.
Al kırmızı…
Her yerdeydi.
Dalgalanan Türk bayrağı, insanların omuzlarında, ellerinde, bazen çocukların yanaklarında boyanmış halde… O kırmızı, sadece bir renk değildi. O, bir hatıraydı. O, bir bedeldi. O, bir milletin kalp atışıydı.
İnsanların üzerindeki kıyafetler bile bir anlatıydı.
Gençlerin tişörtlerinde Mustafa Kemal Atatürk’ün silueti vardı. Bazılarında imzası, bazılarında ise o meşhur sözleri:
“Ne mutlu Türküm diyene.”
“Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir.”
Bu sözler sadece yazı değildi. Bunlar birer duruştu. Bir kimlikti.
Bir kız çocuğu gördüm. Üzerinde beyaz bir elbise, elinde ise küçük bir bayrak… Ama en dikkat çekici olan, saçlarına bağladığı kırmızı kurdeleydi. Rüzgârda hafifçe sallanıyordu. Sanki bayrakla birlikte o da dalgalanıyordu.
O an düşündüm: bazı semboller vardır, küçük görünür ama çok şey anlatır.
Kalabalığın içinde ilerledikçe, bu sevginin ne kadar farklı şekillerde yaşandığını daha net görmeye başladım.
Yaşlı bir teyze… Bastonuna dayanarak yavaş yavaş yürüyordu. Her adımı sanki ona ağır geliyordu. Ama durmuyordu.
Yanındaki yaşlı amca, koluna girerek ona destek oluyordu. İkisi birlikte, yavaş ama kararlı bir şekilde ilerliyordu.
Onların yüzünde bir yorgunluk vardı, evet… ama o yorgunluğun içinde bir huzur da vardı.
Sanki şöyle diyorlardı:
“Biz geldik.”
Bu “gelmek”, sıradan bir eylem değildi. Bu, bir vefa borcunun ifasıydı.
Biraz ileride, genç bir çift dikkatimi çekti. Yanlarında bebek arabası vardı. İçinde belki birkaç aylık bir bebek…
Bebek uyuyordu.
Hiçbir şeyin farkında değildi.
Ama aslında her şeyin içindeydi.
Anne, arabayı yavaşça sürerken ara sıra eğilip bebeğin üzerini düzeltiyordu. Baba ise etrafına bakıyor, sonra tekrar ailesine odaklanıyordu.
O an anladım ki, bu sadece bir ziyaret değil.
Bu, bir aktarım.
Bu ebeveynler çocuklarına sadece bir yer göstermiyordu. Onlara bir hafıza bırakıyordu.
Belki o çocuk büyüdüğünde bu günü hatırlamayacak. Ama bu duygu, bir şekilde onun içinde yaşayacak.
Kalabalığın içinde sloganlar da yükseliyordu zaman zaman.
Ama bu sloganlar gürültülü değildi. Aksine, anlamlı ve derindi:
“İzindeyiz Atam!”
“Sen rahat uyu!”
“Unutmadık, unutturmayacağız!”
Bu sözler bağırılmıyordu, hissediliyordu.
Bir grup genç, ellerinde bayraklarla birlikte yürürken hep bir ağızdan “Mustafa Kemal’in askerleriyiz!” diye seslendi.
Bu cümle, bir sloganın ötesindeydi.
Bu, bir bağlılık ifadesiydi.
Anıtkabir’in merdivenlerine geldiğimde bir an durdum.
Yukarı baktım.
Güneş, tam mozolenin üzerine vuruyordu. O ışık, mermerin üzerinde yansıyor ve sanki her şeyi daha da anlamlı kılıyordu.
Yavaşça çıkmaya başladım.
Her basamakta farklı bir duygu vardı.
Bir basamakta saygı…
Bir basamakta minnet…
Bir basamakta ise derin bir özlem…
Mozolenin önüne geldiğimde, kalabalığın içinde bir sessizlik hâkimdi.
Bu sessizlik, boşluk değildi.
Bu, doluluktu.
Herkes kendi içinde konuşuyordu.
O an bir kez daha anladım:
Mustafa Kemal Atatürk, sadece bir lider değil.
O, bir hafıza.
O, bir yön.
O, bir vicdan.
Bir köşede genç bir kız gözyaşlarını silmeye çalışıyordu. Telefonu elindeydi ama kullanmıyordu. O an orada olmak, paylaşmaktan daha önemliydi.
Bir baba, küçük oğlunun omzuna elini koymuştu. Çocuk etrafa bakıyor, anlamaya çalışıyordu.
Belki henüz tam anlamıyordu.Ama hissediyordu. Çünkü bazı duygular, anlatılmadan geçer.
Anıtkabir’den çıkarken bir kez daha kalabalığa baktım.
İnsanlar hâlâ geliyordu.
Bayraklar hâlâ dalgalanıyordu.
Kırmızı hâlâ göz alıyordu.
Ve sevgi… hâlâ oradaydı.
Ben bugün orada şunu gördüm:
Sevgi sadece sözlerle ifade edilmez.
Sevgi;
yaşlı insanların yavaş adımlarında,
annelerin kucakladığı bebeklerde,
gençlerin attığı sloganlarda,
dalgalanan bayraklarda yaşar.
Ve bu sevgi azalmıyor.
Aksine, büyüyor.
19 Mayıs, sadece bir başlangıç değildir.
O, bir devamdır.
Bir hatırlayıştır.
Bir söz veriştir.
Ve ben, o kalabalığın içinde bir kez daha şunu hissettim:
Ayaklar yorulur…
Zaman geçer…
Nesiller değişir…
Ama bir milletin kalbindeki sevgi değişmez.
Çünkü o kalpte yaşayan bir isim vardır:
Mustafa Kemal Atatürk.
