ABD ile İsrail’in, İran’a karşı yürüttüğü askeri ve siyasi baskı, ilk bakışta Tahran’ın nükleer kapasitesini sınırlamaya, bölgesel etkisini daraltmaya ve caydırıcılığını kırmaya dönük sert bir güvenlik hamlesi gibi görünmektedir. Ancak mevcut tablo yalnızca askeri hedefler üzerinden okunursa eksik kalır. Çünkü burada yaşanan süreç, tek başına İran dosyasından ibaret değildir. Aynı zamanda Amerikan gücünün sınırları, İsrail’in uzun vadeli güvenlik modeli, Körfez dengeleri, enerji piyasaları ve Batı ittifakının iç uyumu açısından da belirleyici sonuçlar üretmektedir. Bu nedenle mesele bir savaş kadar, savaşın Washington’a çıkaracağı faturadır.
Kısa vadede ABD ve İsrail, belirli askeri başarılar elde edebilir. Hava saldırıları, altyapı hedeflerinin vurulması, İran bağlantılı milis ağlarının baskılanması veya nükleer programa yönelik operasyonlar kamuoyuna başarı olarak sunulabilir. Ancak modern savaşların temel gerçeği değişmemiştir: Taktik üstünlük, her zaman stratejik zafer anlamına gelmez. Irak ve Afganistan tecrübeleri, askeri kapasitesi ezici olan devletlerin dahi siyasi hedeflerine ulaşamayabileceğini göstermiştir. Bir ülkeyi vurmak ile onu yeniden şekillendirmek aynı şey değildir.
İran’ı farklı kılan unsur da burada ortaya çıkmaktadır. Tahran, yalnızca bir askeri hedef değildir. Devlet kapasitesi olan, ideolojik refleks geliştirebilen, yaptırımlar altında yaşamayı öğrenmiş ve uzun krizlere adapte olmuş bir aktördür. Ekonomik baskılar toplum üzerinde ağır sonuçlar üretse de sistem tamamen dağılmamıştır. Bölgesel vekil ağları, istihbarat kapasitesi, füze programı ve stratejik sabır anlayışı, İran’a klasik güç göstergelerinin ötesinde direnç kazandırmaktadır. Bu nedenle İran’a karşı savaş, çoğu zaman birkaç haftada sonuç alınacak bir operasyon değil, yıpratma sürecine dönüşme potansiyeli taşıyan açık uçlu bir mücadeledir.
Washington açısından en büyük risklerden biri zaman faktörüdür. ABD kamuoyu, kısa ve net sonuç veren operasyonlara destek verebilir ancak süresi belirsiz, maliyeti artan ve yeni cepheler üreten savaşlara karşı hızla yorulabilir. Özellikle ekonomik baskının hissedildiği dönemlerde seçmen davranışı dış politika idealizmine değil, günlük hayat maliyetlerine göre şekillenir. Akaryakıt fiyatları, enflasyon, savunma harcamaları ve vergi yükü arttığında dış müdahalelere verilen toplumsal destek zayıflar.
Bu noktada enerji meselesi kritik önemdedir. İran’ın Hürmüz Boğazı çevresindeki konumu, dünya enerji arzı açısından stratejik değer taşımaktadır. Bölgede yaşanacak her gerilim petrol fiyatlarını yukarı çekme potansiyeline sahiptir. Bu ise yalnızca rakip devletleri değil, ABD ve Avrupa ekonomilerini de etkiler. Washington, savaş alanında üstünlük kursa bile enerji piyasalarında oluşacak sarsıntı nedeniyle içeride siyasi bedel ödeyebilir. Tarihte birçok kriz, cephede değil ekonomik yankılar nedeniyle yönetimler üzerinde baskı yaratmıştır.
İsrail cephesinde de tablo sanıldığından daha karmaşıktır. Tel Aviv açısından İran tehdidini geriletmek stratejik önceliktir. Ancak uzun süreli çatışma ortamı İsrail ekonomisi, yatırım iklimi, toplumsal moral ve iç siyasi dengeler üzerinde ağır baskı oluşturabilir. Sürekli alarm hali, rezerv asker mobilizasyonu, füze tehdidi altında yaşam ve güvenlik maliyetlerinin artması zamanla devlet kapasitesini zorlayabilir. Devletler yalnızca düşman saldırısıyla değil, sürekli kriz rejimiyle de yıpranır.
Bir başka önemli başlık ise bölgesel yayılma riskidir. İran ile doğrudan çatışma, yalnızca iki ülke arasında sınırlı kalmayabilir. Irak, Suriye, Lübnan, Yemen ve Körfez hattındaki birçok aktör sürece dolaylı biçimde dahil olabilir. Böyle bir senaryo, Washington’un kontrol etmek istediği savaşı çok aktörlü ve öngörülemez hale getirir. ABD geçmişte Orta Doğu’da birçok kez savaş başlatmanın kolay, sınırlandırmanın ise zor olduğunu tecrübe etmiştir.
Küresel ölçekte ise mesele dikkat ve kaynak dağılmasıdır. ABD’nin ana stratejik önceliği uzun süredir Çin ile rekabet olarak tanımlanmaktadır. Hint-Pasifik dengesi, teknoloji savaşı, tedarik zincirleri ve deniz hakimiyeti gibi başlıklar Washington için merkezi önemdedir. Buna rağmen Orta Doğu’da genişleyen yeni bir savaş, Amerikan stratejisinin odağını yeniden bölgeye çekebilir. Bu durum Pekin açısından dolaylı avantaj yaratırken, ABD’nin uzun vadeli önceliklerinde sapmaya neden olabilir.
Savaşın bir de kamuoyu ve meşruiyet boyutu vardır. Gazze savaşı sonrası özellikle Batı kamuoyunda İsrail politikalarına yönelik eleştiriler ciddi biçimde artmıştır. Genç kuşaklarda oluşan tepki, üniversitelerden medya alanına kadar geniş bir zeminde hissedilmektedir. İran’la genişleyen bir savaşın sivil kayıplar, bölgesel yıkım veya ekonomik kriz üretmesi halinde bu eleştiriler daha da büyüyebilir. Böylece askeri destek sürse bile siyasi meşruiyet zemini daralabilir.
İran açısından da tablo risksiz değildir. Ağır bombardıman, ekonomik daralma, elit kadroların hedef alınması ve iç huzursuzluk rejimi zorlayabilir. Ancak dış saldırıların kimi zaman içeride milliyetçi refleksi güçlendirdiği de unutulmamalıdır. Tarihte birçok yönetim, iç kriz dönemlerinde dış tehdit sayesinde yeniden konsolidasyon sağlamıştır. Bu nedenle dış baskı her zaman rejim değişikliği üretmez. Aksine bazen tam tersine sistemi güçlendirir.
Sonuç olarak ABD-İsrail’in İran’a karşı yürüttüğü baskı kısa vadede güçlü bir askeri görüntü verebilir. Fakat savaş uzar, enerji krizi büyür, bölgesel cepheler genişler ve net siyasi sonuç üretilemezse bu süreç Washington açısından stratejik başarıdan çok maliyetli bir tuzağa dönüşebilir. Büyük güçler çoğu zaman savaş meydanında yenilerek değil, kaynaklarını tüketen ve çıkışı belirsiz çatışmalara saplanarak geriler. İran dosyası da ABD için tam olarak böyle bir sınava dönüşme potansiyeli taşımaktadır.

