Savaş ve Protestolar Arasında İran: Bölgesel Değerlendirme
Röportaj: Sümeyra ULUS
Konuk: Ali ŞAHİN
Orta Doğu’da dengeleri sarsan İran-İsrail savaşı yeni bir dönemin kapısını aralıyor. MedyaPress’de, İran siyaseti üzerine çalışmalar yapan Uzman Ali Şahin ile savaşın askeri, siyasi ve jeopolitik boyutlarını ele aldık.
- Bir ülkenin en üst düzey liderinin devrilmesi veya öldürülmesi bazı durumlarda rejimlerin ciddi bir kırılma yaşamasına hatta çökmesine yol açabiliyor. Ancak İran örneğinde farklı bir tablo görüyoruz. Önce Hassan Nasrallah’ın öldürülmesiyle bölgesel “direniş ekseni” ciddi bir darbe aldı, ardından İran’ın dini lideri Ali Hamaney’in ölümü, İran siyasetinde tarihi bir dönüm noktası yarattı. Buna rağmen İran’daki siyasi sistem dağılmak yerine kurumsal yapıları üzerinden devam etti -üstelik içeride muhalif protestolar sürerken ve dışarıda Reza Pehlavi gibi isimler rejim değişimi çağrılarını artırırken bile-. Bu tabloyu nasıl okumak gerekir? İran’daki siyasi sistemin bu tür şoklara rağmen ayakta kalabilmesi, rejimin kurumsal dayanıklılığını mı gösteriyor, yoksa sadece kısa vadeli bir istikrar mı söz konusu?
Ali Şahin: İran’daki siyasi sistemi tek bir kişiye bağlamak yanlış olur. Devrim Rehberi, sistemin en tepesindeki isimdir. Ülkedeki kritik noktaların atamasını yapan, kritik kararlar alan profildir. Bu konu yadsınamaz. Ama İran’da devrim sonrası geçen süreç içinde sistemin kurumsallaştığı çoğunlukla gözden kaçırılıyor. Örneğin sistemin en önemli kurumlarından biri Devrim Muhafızları Ordusu (DMO), sistemi ayakta tutan ana arterlerden biridir. Hatta Ali Hamanei’nin ABD/İsrail saldırısında öldürülmesi, müesses nizam kurumları içinde ve halk arasında psikolojik bir etki yaratmış, halkın kenetlenmesine ve DMO’nun saldırılara daha sert bir şekilde tepkiler verdiği görülmüştür. Bunun yanı sıra İran’da rejim değişiklikleri genel olarak İran içinden çıkan aktörler üzerinden gerçekleşmiştir. Dış etki ile ülkede sistem değişimleri ters tepkilere sebep olmuştur. ABD ve İsrail’in söylemleri, ülkede karşılık bulmamıştır. Bununla birlikte Reza Pehlevi’nin ülke içinde karşılığı yok denecek kadar azdır. Ülke içindeki protestocular, rejimin değişimini istese de rejime alternatif bir isim ve sistemde ellerinde mevcut değil. Diğer taraftan ABD’nin ve İsrail’in, İran halkına rejim değişimi çağrıları güven vermemektedir. Biz bunu Donald Trump’ın protestolar esnasında ABD yardımının yolda olduğu söyleminde gördük. Halk, bu savaşın sona ereceğini ve sonrasını da düşünmektedir. Özetle İran’ın kurumsallaşması, ülkede sisteme alternatifin bulunmaması ve dış destekli rejim değişikliği söyleminin ülkede karşılık bulmaması İran’da sistemi ayakta tutmaktadır.
- Ali Hamaney’in ölümünün ardından İran’da ilk kez fiilen yarı-dinastik bir liderlik ortaya çıktı ve yerine oğlu Mücteba Hamaney geçti. Bu karar, İran rejiminin ideolojik yapısı açısından nasıl bir kırılma yaratıyor?
Ali Şahin: Mücteba Hamanei’nin İran’ın yeni “Devri Rehberi” seçilmesi, ülkede tartışma meselesi oldu. Hatta ülkede bir Şii monarşisi, hanedanlık benzetmesine sebep olmuş ve eleştirilmiştir. Zira İslam Cumhuriyeti “halk egemenliği” ve “dini eşitliğe” dayanmaktaydı. Ancak Mücteba bu makama seçilerek, makamı babasından miras kaldığı görüşünü ortaya çıkardı. Bu süreçten sonra “Devrim Rehberliği” makamı, Hamanei ailesi etrafında döndüğü eleştirisini ortaya çıkarmıştır. Bu durum cumhuriyet ideolojisini baltalamış, muhalifleri arasında, “devrim öldü” söylemini doğurmuştur. Bu kararı en çok eleştirenlerin, İranlı muhaliflerin ve reformist kanadın olduğu görülmektedir. İranlı muhalifler ve reformistler bu kararı genel olarak nepotizm ve meşruiyet eksikliği olarak değerlendirmektedir. Zira İran’da anayasasına göre Devrim Rehberi, Ayetullah Uzma olmak zorundadır. Mücteba’nın rütbesi ise Hüccetül-İslam’dır. Bununla birlikte Mücteba, babasına nazaran daha radikal bir isim olup, DMO ile yakın ilişkilere sahiptir. Bu doğrultuda Mücteba’nın seçilmesini DMO eliyle olduğu söylemi kamuoyunda hakimdir. Bu durum ise İran’ın daha radikal bir pozisyon alacağı bu konuda da DMO’nun kontrolünün artacağı eleştirilerini ortaya çıkarmıştır. Genel olarak toparlayacak olursak Mücteba ile İran’da Şahlık monarşisi, meşruiyet ve nepotizm söylemi ve radikal İran yorumu yapılmaktadır.
- Diaspora muhalefeti içinde özellikle Reza Pehlevi etrafında şekillenen monarşi yanlısı bir hareket var. Ancak İran içinde bu hareketin gerçek toplumsal karşılığı konusunda ciddi tartışmalar bulunuyor. Sizce Pehlevi ailesi, İran’da gerçekten bir siyasi alternatif olabilir mi?
Ali Şahin: “Reza Pehlevi’nin İran’da bir alternatif mi” söylemi özellikle halk protestolarında sürekli gündeme gelmektedir. Pehlevi ise İran’daki her süreci yakından takip edip, rejime muhalif bir şekilde halka çağrılarda bulunmaktadır. Ancak İran’da bir karşılığının bulunmadığı çok kere görülmüştür. Dahası Reza Pehlevi, İran’da iktidara gelebilmek adına ABD ve İsrail ile de yakından temas kurmaktadır. Ancak bu süreç, ABD’nin de Pehlevi’yi bir alternatif olarak görmediğini bize gösterdi. Zira Trump’ın yaptığı pek çok açıklama, olası bir rejim değişimi sonrası sistemde düşünülmediğini göstermiştir.
- Şahsım da aralarında olmak üzere bazı analistler, ABD’nin İran’ı doğrudan devirmekten ziyade ‘uzun süreli bir yıpratma savaşına çekmek’ istediğini savunuyor. Bu bağlamda geçmişteki Irak ve Afganistan örnekleri sık sık hatırlatılıyor. Sizce İran böyle bir stratejik tuzağa çekilme riskiyle karşı karşıya mı?
Ali Şahin: Aslında ABD, İran’a olan savaşın hedefini net bir şekilde tanımlayamamıştır. Rejim değişimi söylemiyle açılan savaş, söylemsel olarak nükleer kapasiteyi yok etmek, füze programını sınırlamak olarak sürekli değişime uğramıştır. Esasında ABD ve İsrail, İran’da Hamanei’yi ortadan kaldırıp güç boşluğu oluşturup, komuta kademesini de ortadan kaldırıp, İran’da bir halk protestosu ile kısa vade de zafere ulaşmayı istemiştir. Ancak İran’ın 12 gün savaşına nazaran daha geniş önlemler alıp, farklı stratejiler geliştirmesi, savaşı yıpratma savaşına dönüştürmüştür.
Esasında İran tuzağa mı çekiyor, tuzağa mı çekiliyor bu da konuşulması gereken bir meseledir. Zira İran, yıllardır yaptırımların gölgesinde yaşıyor. Zaman zaman İsrail/ABD saldırısı gündeme geliyordu. Nitekim 12 gün savaşında da bunun fiiliyatını yaşadı. Tabi bunda 7 Ekim sonrası Orta Doğu’daki kırılmalar da etkili oldu. Hal böyleyken İran’ın tarihsel tecrübesi, onları uzun soluklu bir savaşa hazırlanmaya itti. Bu doğrultuda füze programını geliştirdi. Vekil ağlarını elde tuttu onları motive etti. Yani her daim bir savaşa hazır bekledi. Diğer taraftan savaşın gidişatı doğrultusunda İranlı yetkililer “uzun savaş” söylemini ifade ediyorlar. Böylece İran, savaşın maliyetini artırarak, ABD/İsrail iç kamuoyunu baskısını artırarak onları çekilmeye zorlayacaktır. Böylece kazandığını deklare etmeyi hedefleyecektir.
- ABD ve İsrail’in İran içinde hava üstünlüğü kurduğu yönünde birçok analiz var. Buna rağmen İran’ın saldırı kapasitesi tamamen çökmedi. Sizce İran askeri doktrini, bu savaşta neyi doğru yaptı, neyi yanlış yaptı?
Ali Şahin: Bunun temel nedeni İran’ın uzun yıllardır geliştirdiği asimetrik caydırıcılık doktrinidir. İran, askeri kapasitesini merkezi bir yapı yerine dağınık ve dayanıklı bir mimari üzerine kurmuştur. Yeraltı tesisleri, mobil füze rampaları, balistik füzeler ve insansız hava araçları sayesinde İran, yoğun hava saldırıları altında dahi belirli bir misilleme kapasitesini koruyabilmektedir. Bu yaklaşım, İran’ın konvansiyonel hava gücündeki zayıflığı telafi etmeye yönelik stratejik bir tercih olarak öne çıkmaktadır.
Bununla birlikte İran askeri doktrininin bazı zayıf yönleri de ortaya çıkmıştır. Özellikle hava savunma sistemlerinin etkinliği konusunda ciddi soru işaretleri bulunmaktadır. ABD ve İsrail’in bazı kritik hedefleri vurabilmesi, İran’ın entegre hava savunma ağının tam anlamıyla caydırıcı olmadığını göstermektedir. Ayrıca İran içinde gerçekleşen suikastlar ve sabotajlar, güvenlik ve istihbarat alanında önemli sızmalar olduğunu ortaya koymaktadır. Bu nedenle İran’ın stratejisi, misilleme kapasitesini koruma açısından belirli ölçüde başarılı olsa da hava savunması ve iç güvenlik alanlarında ciddi kırılganlıklar barındırmaktadır.
- İran’ın füze altyapısının önemli bir kısmı yeraltı tesislerinde bulunuyor. Bu savaş, sizce İran’ın yeraltı askeri mimarisinin gerçek kapasitesini ortaya çıkardı mı?
Ali Şahin: İran’ın füze altyapısının önemli bir kısmının yeraltı tesislerinde bulunması, uzun yıllardır geliştirdiği hayatta kalabilirlik ve misilleme kapasitesini koruma stratejisinin temel unsurlarından biridir. Son çatışma süreci, İran’ın yeraltı askeri mimarisinin belirli ölçüde işlevsel olduğunu göstermiştir. Özellikle yeraltı depoları, tünel sistemleri ve mobil füze platformları sayesinde İran, yoğun hava saldırılarına rağmen tamamen etkisiz hale getirilememiş ve belirli bir saldırı kapasitesini koruyabilmiştir. Bu durum, İran’ın askeri altyapısını dağınık ve gizli bir mimari üzerine kurmasının stratejik bir tercih olduğunu doğrulamaktadır.
Bununla birlikte bu savaş, yeraltı tesislerinin mutlak bir güvenlik sağlamadığını da ortaya koymuştur. Gelişmiş istihbarat, uydu gözetleme ve hassas güdümlü mühimmatlar, bazı kritik tesislerin tespit edilip hedef alınabildiğini göstermektedir. Dolayısıyla İran’ın yeraltı askeri mimarisi belirli bir dayanıklılık ve süreklilik sağlamış olsa da tamamen dokunulmaz değildir. Bu durum, modern savaş ortamında yeraltı altyapısının caydırıcılığı artıran önemli bir unsur olmaya devam ettiğini, ancak tek başına yeterli bir savunma mekanizması olmadığını ortaya koymaktadır.
- İran, uzun yıllardır savaşlarını doğrudan değil “direniş ekseni” üzerinden yürütüyordu. Ama şu an İran, doğrudan savaşın içinde. Bu durum, İran’ın yıllardır kurduğu bölgesel stratejinin başarısız olduğunu mu gösteriyor?
Ali Şahin: Evet vekil ağı stratejisi İran’ın uzun yıllardır yatırım yaptığı bir savunma doktrinidir. İran uzun yıllardır bu vekil ağ stratejisi ile tehditleri sınırlarının ötesinde durdurmaya çalışmıştır. Ancak son 5 yılda Orta Doğu’da ciddi stratejik kırılmalar yaşanmıştır. Şüphesiz bunların en önemlisi 7 Ekim Aksa Tufanı sonrasıdır. Bu süreçten sonra İsrail, İran’ın vekil stratejisini durdurmaya çalışmıştır. Bununla birlikte İsrail, İran’ın bu stratejisini tehdit unsuru olarak görmekteydi. Ancak bu tehdidi tamamen ortadan kaldırabileceğini düşünmekten ziyade sınırlandıracağını düşünmüştür. Bu doğrultuda Hizbullah ve Hamas’a ciddi zararlar vermiştir. Ancak bugün gelinen noktada vekil ağlarının, belli bir süre sessiz kaldığı görülmüştür. Ancak Hamanei’nin öldürülmesi, vekil aktörler içinde kırmızı çizginin aşıldığını göstermiştir. Bugün savaş süreci incelendiğinde Irak’ta Ketaib-i Hizbullah’ın, ABD üsleri ve büyükelçiliğe saldırması, Hizbullah’ın, hala Lübnan’dan İsrail’e füzeler fırlatması başarısız olup olmadığını göstermektedir. Ancak tartışılması gereken konu vekil aktörler caydırıcılık manasında ne kadar etkili. Bunu konuşmak gerek.
- İsrail ve ABD’nin, İran’daki saldırılarının sadece askeri hedefleri değil, iç güvenlik kurumlarını da hedef aldığı konuşuluyor. Bu durum İran içinde bir rejim zayıflatma stratejisi anlamına mı geliyor? Liderlerin arka arkaya öldürülmesi, ciddi bir güvenlik zafiyeti olarak yorumlanabilir mi?
Ali Şahin: İran’da güvenlik ve istihbarat zaafiyeti sürekli gündeme gelen bir konudur. Hatta İran eski Cumhurbaşkanı Ahmedinejad’ın bir açıklamada Mossad ajanlarını yakalamak üzere bir birimin kurulduğunu ancak başına atanan kişinin de Mossad Ajanı çıktığını ifade etmesi, İran’ın güvenlik bağlamında zafiyetlerini ortaya koymuştur. Bununla birlikte 12 gün savaşında dahi Mossad’ın nokta atışı suikastları İsrail’in, İran’da ciddi bir istihbarat ağının olduğunu bize göstermiştir. Diğer taraftan ABD/İsrail, İran’a saldırının sebebinin rejim değişikliği olduğunu açıklamıştı. Bu doğrultuda İran’da ciddi bir iç güvenlik yapılanması bulunmaktadır. Bu güvenlik yapılanmasının da temel taşı Besic Teşkilatı’dır. İran’da iç huzuru bozacak olaylara ve halk protestolarında ilk müdahaleyi Besicler yapmaktadır. ABD’nin polis teşkilatı, Besic karagahları gibi noktalara saldırısı doğrudan rejimi zayıflatmaya ve İran içinde bir halk hareketine zemin hazırlamaktadır.
- İran içinde zaten 2025’ten beri ciddi protestolar vardı. Bu savaş, İran toplumunda rejim etrafında kenetlenme mi yaratır yoksa rejimi daha mı kırılgan hale getirir?
Ali Şahin: Aslında bu konuda İran’da ikiye bölünmüş bir toplum var. Biz bunu Hamanei’nin ölümü sonrasında yas tutanlar ve kutlayanlar olarak gördük. Bunu kutlayanları sayısını daha zayıf ve cılız olarak görüyoruz. İran’a karşı dışarıdan gelen herhangi bir saldırıda İran halkı, kendi içindeki bölünmüşlüğü rafa kaldırabiliyor. Örneğin Kasım Süleymani’nin ölümü öncesinde de benzer protestolar mevcuttu. Ancak onun ölümünden sonra halk, yas tutmuş cenazesinde izdihamlar meydana gelmiştir. Bununla birlikte Hamanei öldükten sonra da benzer olaylar görmekteyiz. Dahası saldırı altındaki İran’da halk, sokaklarda devlete destek vermektedir. İran’da her yıl Ramazan ayının son cuması düzenlenen Kudüs Günü yürüyüşüne binlerce kişi katıldı ve ABD/İsrail aleyhine sloganlar atıldı. Hatta bu yürüyüş sırasında İran’da patlamalar meydana geldi.
- Rusya ve Çin, şu ana kadar İran için beklenen ölçüde sahaya girmiş görünmüyor. İran yönetimi bu savaşta gerçek müttefiklerinin kim olduğunu yeniden mi öğreniyor?
Ali Şahin: Rusya ve Çin’in İran ile ilişkileri her ne kadar stratejik ortaklık olarak tanımlansa da bu ilişkiler klasik anlamda bir askeri ittifaktan ziyade daha çok çıkar temelli bir iş birliği niteliği taşımaktadır. Nitekim Rusya ve Çin bugüne kadar İran’a siyasi ve diplomatik destek vermekle birlikte, doğrudan askeri bir angajmana girmekten kaçınmış görünmektedir. Bunun temel nedeni, her iki ülkenin de ABD ve İsrail ile doğrudan bir çatışmanın parçası haline gelmek istememesidir. Bu nedenle Moskova ve Pekin’in yaklaşımı daha çok gerilimin bölgesel düzeyde kontrol altında tutulması ve diplomatik yollarla sınırlandırılması yönünde olmuştur.
Bu durum İran açısından uluslararası sistemdeki ittifak ilişkilerinin doğasını yeniden hatırlatan bir tablo ortaya koymaktadır. İran, uzun süredir Batı karşıtı eksende Rusya ve Çin ile yakın ilişkiler geliştirmiş olsa da mevcut kriz bu ilişkilerin sınırlı bir stratejik ortaklık düzeyinde kaldığını göstermektedir. Dolayısıyla İran yönetimi açısından bu süreç, uluslararası politikada “kalıcı dostluklardan ziyade kalıcı çıkarların” belirleyici olduğunu bir kez daha ortaya koymakta ve Tahran’ın güvenlik stratejisinde kendi kapasitesine dayanma yaklaşımının neden merkezi bir yer tuttuğunu teyit etmektedir.
- İran’ın nükleer programı bu savaşın merkezindeki konulardan biri. Sizce savaşın sonunda İran, nükleer silah üretmeye daha mı yaklaşır, yoksa programı daha mı geriler? ABD ve İsrail’in hedeflerinden birinin, İran’ın balistik füze kapasitesini kalıcı olarak kırmak olduğu söyleniyor. Bu sizce askeri olarak mümkün mü? Çünkü İran’ın, bölgedeki İsrail tehdidi yüzünden silahlandığı düşünülmektedir.
Ali Şahin: İran’ın nükleer programı, uzun süredir bölgesel güvenlik tartışmalarının merkezinde yer almaktadır. Mevcut savaş ortamı iki farklı sonucu beraberinde getirebilir. Birincisi, askeri baskı ve tesislere yönelik saldırılar nedeniyle İran’ın nükleer programının kısa vadede teknik olarak yavaşlaması veya bazı altyapı kayıpları yaşaması mümkündür. Ancak ikinci ve daha stratejik ihtimal, İran’ın güvenlik algısının daha da sertleşmesi ve bunun sonucunda nükleer kapasiteyi daha güçlü bir caydırıcılık aracı olarak görmeye başlamasıdır. Bu nedenle bazı analistler, savaş ve tehdit algısının artmasının, uzun vadede İran’ı nükleer silaha daha fazla yaklaşmaya teşvik edebileceğini savunmaktadır. İran’ın nükleer programı özellikle Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (IAEA) tarafından yakından takip edilmekte olup, Tahran yönetimi resmi olarak nükleer silah üretme hedefi olmadığını ifade etmektedir.
ABD ve İsrail’in, İran’ın balistik füze kapasitesini kalıcı olarak ortadan kaldırma hedefi ise askeri açıdan oldukça zor bir hedeftir. Çünkü İran yıllardır füze programını dağınık, mobil ve yeraltına dayalı bir mimari üzerine inşa etmiştir. Çok sayıda yeraltı depoları, tünel sistemleri ve mobil fırlatma platformları bu kapasitenin tamamen imha edilmesini güçleştirmektedir. Bu nedenle askeri operasyonlar İran’ın füze altyapısına ciddi zarar verebilir ve belirli ölçüde geriletebilir; ancak uzun vadede bu kapasitenin tamamen ortadan kaldırılması oldukça zor görünmektedir. Ayrıca İran, füze programını büyük ölçüde bölgesel güvenlik tehditleriyle ilişkilendirmekte ve özellikle İsrail ile yaşadığı güvenlik rekabetini bu silahlanmanın temel gerekçelerinden biri olarak göstermektedir. Bu nedenle İran açısından füze kapasitesi, yalnızca askeri bir araç değil aynı zamanda stratejik caydırıcılığın temel unsurlarından biri olarak değerlendirilmektedir.
- İran’da Devrim Muhafızları’nın rolü uzun zamandır tartışılıyor. Bu savaş sizce İran’da gerçek gücün kimde olduğunu daha net gösterdi mi?
Ali Şahin: DMO’nun sadece bir asker güç olmadığı, ekonomik, siyasi etkinlikleri bilinin bir gerçektir. Bununla birlikte İran’daki birçok bürokrat ve siyasi DMO kökenlidir. Bu savaş İran’da güç dengelerini şeffaf hale getirdi. Özellikle Ali Hamanei’nin ölümü sonrası ülkedeki güç boşluğunu önleyen DMO olmuştur. Komuta kademesinde suikastlar sonucu bozulmalar olsa da kendini hemen toplayıp rejimi korumuştur. Dahası Ali Hamanei sonrası rehber seçimine müdahale edilerek Mücteba’nın seçilmesinde etkin olduğu görülmüştür.
DMO’nun “mozaik savunma” doktrini, savaşı uzun süreli yıpratmaya çevirdi. Dağıtık komuta, vekil güçler (Hezbollah, Husiler, Kataib Hezbollah) koordinasyonu ve asimetrik saldırılar (drone/misil salvosu) sayesinde İran, hava üstünlüğüne rağmen misilleme kapasitesini korudu. DMO, ABD üslerine (örneğin Al-Harir, Ali al-Salem, Arifjan) ve İsrail hedeflerine saldırılar düzenledi, Hürmüz Boğazı’nı tehdit etti ve “Sadık Vaat 4” gibi operasyonları yönetti. Bu, düzenli ordu (Artesh) yerine DMO’nun savaşın ana aktörü olduğunu gösterdi. DMO komutanları (örneğin Mohammad Pakpour) öldürülse de hızlı toparlanma sağladı.
Savaş, DMO’nun ekonomik (petrol, banka hedefleri) ve diplomatik kararları da etkilediğini ortaya koydu. DMO, ABD/İsrail ekonomik çıkarlarını “hedef” ilan etti ve “savaşı İran belirler” açıklamalarıyla rejimin sesi oldu. İç güvenlikte Basic’i kullanarak protestoları bastırdı. Bu, DMO’nun sadece askeri değil, rejimin “koruyucu gücü” olduğunu netleştirdi
- Bu savaşın Orta Doğu’da yeni bir güvenlik mimarisi yaratma ihtimali var mı? Özellikle Körfez ülkeleri bu krizden nasıl bir ders çıkarıyor ya da çıkarmalıdır?
Ali Şahin: Bu savaş, Orta Doğu’da mevcut güvenlik mimarisini sorgulatabilir ve yeni dengelerin oluşmasına yol açabilir. Bölgedeki güç merkezleri zayıflar veya güç kazanırsa, devletler kendi güvenlik stratejilerini ve ittifaklarını yeniden tanımlamak zorunda kalacak. Asimetrik tehditler ve vekil güçler üzerinden yürütülen çatışmalar, klasik askeri önlemlerin tek başına yeterli olmadığını ortaya koyuyor. Ayrıca, ABD, Rusya veya Çin gibi uluslararası aktörlerin kriz sırasındaki rolü, bölge ülkelerinin güvenlik mimarisini şekillendirmede belirleyici olacak.
Körfez ülkeleri için bu kriz, savunma kapasitelerini güçlendirme, ittifakları çeşitlendirme ve kriz yönetimi mekanizmalarını geliştirme ihtiyacını ortaya koyuyor. Enerji ve ekonomik güvenliğin askeri güvenlik kadar stratejik öneme sahip olduğu görülüyor. Dolayısıyla, Körfez ülkeleri yalnızca dış garantilere bağımlı kalmak yerine, bağımsız savunma ve istihbarat kapasitesini artırmalı, esnek ve çok taraflı ittifaklarla kendilerini güvence altına almalıdır.
- İran’ın son yıllarda geliştirdiği drone teknolojisi, Ukrayna savaşıyla gündeme gelmişti. Sizce bu savaş İran’ın askeri teknoloji kapasitesini güçlendirdi mi yoksa sınırlarını mı gösterdi? Eğer bu savaş birkaç ay daha sürerse İran açısından en büyük stratejik risk ne olur?
Ali Şahin: İran’ın son yıllarda geliştirdiği drone ve insansız hava aracı (İHA) teknolojisi, Ukrayna savaşıyla uluslararası göz önüne çıktı. Bu çatışmada İran destekli veya doğrudan İran üretimi droneların etkinliği, hem kapasite hem de sınırlar açısından değerlendirilmiş oldu. Bir yandan, İran’ın düşük maliyetli, taşınabilir ve uzun menzilli dronelarda kayda değer bir know-how geliştirdiği, üretim ve lojistik zincirini büyük ölçüde otomatize edebildiği görüldü. Öte yandan, modern hava savunma sistemleri ve elektronik karşı önlemler karşısında droneların etkinliği sınırlı kalabiliyor. Özellikle hassas hedefleri vurma ve uzun süreli operasyonlarda dayanıklılık açısından hala kısıtları olduğu ortaya çıktı. Yani savaş, İran’ın teknolojik kapasitesini öne çıkarmış ama aynı zamanda mevcut sınırlamalarını da görünür kılmıştır.
Eğer savaş birkaç ay daha sürerse İran açısından en büyük stratejik risk, teknoloji ve kapasite sınırlarının bölgesel ve küresel aktörler tarafından istismar edilmesi olur. Droneların ve diğer asimetrik silahların sınırlı etkinliği, İran’ın vekil güçleri veya bölgesel müttefikleri üzerinden yürüttüğü operasyonların başarısını doğrudan etkileyebilir. Ayrıca uzun süreli çatışma, İran’ın askeri kaynaklarını ve lojistik hatlarını yıpratırken, diplomatik ve ekonomik baskıları artırabilir. Bu da hem bölgesel nüfuz hem de savunma stratejileri açısından risk teşkil eder. Başka bir deyişle, uzun süreli bir savaş, İran’ın hem teknolojik hem de stratejik kırılganlıklarını görünür hâle getirebilir.
Ali Şahin Biyografi:
Kastamonu Üniversitesi Tarih Bölümünde lisans eğitimini tamamladı. Aynı üniversitede “Osmanlı-İngiliz Savaşı (1807-1809) Kal’a-i Sultani Antlaşması” tez başlığıyla yüksek lisans eğitimini tamamladı. Yazar, lisans yıllarından itibaren İran merkezli Orta Doğu çalışmalarına yöneldi. Birçok web sitede ve araştırma merkezinde İran odaklı analizler kaleme aldı. Bunun yanı sıra kitap bölümleri yazdı. Küresel Siyaset Merkezi’nde genel koordinatörlük yaptı. Aynı merkezin çıkarmış olduğu dergide hem koordinatör hem de editörlük görevlerini üstlendi. Yazar, halihazırda başta İran odaklı Orta Doğu’da mezhep-siyaset medya üzerine çalışmalar yürütmektedir.

