Aleksandr Dugin, son yirmi yıldır kendisini Rusya’nın tarihsel kaderini sezebilen bir “jeopolitik kâhin” olarak konumlandırıyor. Avrasyacılık, çok-kutupluluk ve Batı karşıtlığı gibi kavramlar, onun metinlerinde dogmatik inanç başlıklarına dönüşmüş durumda. Bu ideolojik evrende başarı tarihsel zorunlulukla, başarısızlık ise metafizik gerekçelerle açıklanıyor. Böylece sahadaki somut hatalar, kurumsal zaaflar ve yönetsel çöküşler görünmez hâle geliyor.
Bu durum özellikle Rusya-Ukrayna Savaşı sürecinde belirginleşti. 2022’nin ilk aylarında “askeri irade”, “medeniyetler çatışması” ve “Batı’nın çözülüşü” vurgusuyla yazan Dugin, savaş uzadıkça söylemini değiştirdi. Artık sorun askeri kapasite, istihbarat hataları ya da lojistik yetersizlik değil; Rus toplumunun ve elitlerinin “yeterince inanmamasıydı”.
Oysa sahadaki tablo son derece dünyeviydi. Kiev’in birkaç günde düşeceği varsayımı, Ukrayna direncinin ve Batı istihbarat-lojistik desteğinin hafife alınmasının sonucuydu. Rus ordusunun, konvoylarının yakıt ve ikmal eksikliği nedeniyle yollarda kalması, cephedeki komuta karmaşası, farklı güç merkezleri arasındaki koordinasyonsuzluk -özellikle Savunma Bakanlığı ile Wagner gibi yarı-özerk yapılar arasındaki gerilim- manevi değil kurumsal bir problemdi. Bunu “iman eksikliği” ile açıklamak, stratejik analiz değil ideolojik savunma refleksidir.
Dugin’in asıl açmazı, tahayyül ettiği Rusya ile gerçek Rusya arasındaki mesafede yatıyor. Onun zihnindeki toplum, 19. yüzyıl Slavofil romantizmiyle bezeli, çileci, köylü, kaderci ve derin biçimde dindar bir kitle. Oysa bugünün Rusya’sı büyük ölçüde seküler, şehirli, tüketim odaklı ve küresel kültürle temas hâlinde. Moskova ve St. Petersburg gençliği için hayat, metafizik bir seferberlikten çok, ekonomik güvenlik, kişisel özgürlük ve konfor meselesi halini aldı. Boyundaki haç kolyesi, insanları Orta çağ odaklı bir imparatorluk idealine koşulsuz olarak bağlamıyor.
Bu kopukluk, Sovyet mirasına yaklaşımında da görülüyor. Dugin’in Sovyet nostaljisini ve kolektif hafızayı küçümseyerek “statükoculuk” olarak kodlaması, aslında Rus devletinin hâlâ ayakta kalmasını sağlayan son ortak referansları da aşındırıyor. Sovyet geçmişi, Ruslar için yalnızca ideolojik bir dönem değil, sanayileşme, uzay yarışı, İkinci Dünya Savaşı’ndaki somut zafer ve büyük güç olma deneyimi demek. İnsanlar anne-babalarının kurduğu hayatı, yaşadığı savaşı ve kolektif başarı hafızasını silerek belirsiz bir ‘Ortodoks imparatorluk miti’ne geçmiyor. Bu nedenle Dugin’in önerdiği maneviyat, somut tarih karşısında ikna edici bir zemin üretemiyor.
Üstelik Rusya’da “maneviyat eksikliği” argümanı pratikte de zayıflamış durumda. Ordunun içine katedraller inşa edildi, füzeler kutsandı, tankların üzerine dini semboller yerleştirildi. Yani Dugin’in talep ettiği sembolik hamlelerin çoğu zaten hayata geçti. Buna rağmen savaşın seyri değişmediyse, sorun iman değildir. Asıl mesel, liyakat erozyonu, ahbap-çavuş ilişkileri ve devlet kapasitesindeki çözülmedir. Eğitimli subaylar yerine geçici çözümler, paralı milisler ve kriminal figürlere yaslanmak, metafizik boşluğun değil yönetsel iflasın göstergesidir.
Bununla birlikte, Dugin’i tamamen gözden düşürmek de eksik bir okuma olur. Onun Batı merkezli tek-kutuplu dünya düzenine yönelttiği eleştiriler, özellikle 1990’lar sonrası Rusya’nın yaşadığı travmalar düşünüldüğünde, toplumsal bir karşılık bulmuştur.
NATO genişlemesi, Yugoslavya müdahalesi, Irak ve Libya örnekleri, Moskova’da “Batı’nın evrensel ahlak iddiasının seçici olduğu” algısını güçlendirdi. Dugin, bu öfkeyi kavramsallaştıran ve ideolojik bir dile döken isimlerden biridir. Bu yönüyle, Rusya’nın yeniden ‘özne olma’ arzusunu besleyen düşünsel atmosferin oluşmasına katkı sunduğu inkâr edilemez.
Bu noktada Vladimir Putin’i, Dugin’den ayırmak gerekir. Putin’in milliyetçiliği metafizik değil büyük ölçüde pragmatiktir. Batı’ya direnişi, dini bir misyondan çok devlet egemenliği ve güç dengesi meselesi olarak ele alır. Çok-kutupluluk söylemi, Putin için ideolojik bir rüya değil, ABD merkezli sistemde Rusya’nın manevra alanını genişletme aracıdır. Suriye müdahalesi, İran’la kurulan ilişkiler ya da Çin’le stratejik ortaklık, Rusya’yı masadan düşürmemek için yapılmıştır. Bu gerçekçilik, Putin’i, Dugin’in romantik tahayyülünden ayıran temel farktır.
Sorun, Dugin’in Putin’i bir stratejik aktör olarak değil, neredeyse tarihsel kaderin taşıyıcısı olarak sunmasında ortaya çıkıyor. Kişisel iktidarı, tarihsel zorunluluk kisvesiyle meşrulaştırıyor. Oysa yaşananlar büyük kehanetlerin değil, küçük çıkar ağlarının, yozlaşmış kadroların ve çağın gerisinde kalan devlet aklının ürünüdür. Çok-kutupluluk söylemiyle Rusya’ya yaklaşan ülkeler bunu dini ya da metafizik bir misyona değil, seküler ve pragmatik denge arayışına dayanarak yapıyor.
Sonuçta Dugin’in bugünkü pozisyonu, gerçekleşmeyen kehanetlerini metafizik gerekçelerle telafi etmeye çalışan bir ideolog görüntüsü veriyor. Rusya’nın yaşadığı tıkanma maneviyat eksikliğinden kaynaklanmıyor. Çağın teknolojik, ekonomik ve kurumsal dönüşümünü yeterince yakalayamamasından kaynaklanıyor. Nükleer silahlar hâlâ caydırıcı, ama tek başına belirleyici değil. Yeni dünya düzeni imanla değil bilgiyle, üretimle, yazılımla, istihbaratla ve güçlü kurumlarla şekilleniyor (Yarı iletken bağımlılığı, yazılım temelli komuta-kontrol eksikliği ve İHA-veri entegrasyonundaki zayıflıklar, Rusya’nın modern teknolojik savaş kapasitesinde yapısal sorunlar yaşadığını göstermektedir).
Dugin’in bu gerçeği görmek yerine hâlâ “ruh çağrıları” yapması, entelektüel cesaretten çok düşünsel bir çaresizliğe işaret ediyor. Yine de onun Rusya’ya ‘tarih sahnesinde kalma’ arzusunu hatırlatan sesi, tamamen yok sayılacak bir fantezi olmamaktadır. Doğru ellerde, doğru araçlarla ve romantizmden arındırılmış bir gerçekçilikle ancak anlam kazanabilir.

