İran, son kırk yıldır uluslararası sistemde istikrarlı biçimde “sorunlu ülke” kategorisinde konumlandırılmaktadır. Bu konumlandırma çoğu zaman ideolojik farklılıklar, insan hakları ihlalleri ve otoriter yönetim pratikleri üzerinden gerekçelendirilse de meselenin esas belirleyici unsurları jeopolitik çıkarlar ve güç dengeleridir. Uluslararası sistemin ahlaki bir düzen değil, çıkar temelli bir yapı olduğu düşünüldüğünde, İran’ın neden sürekli baskı altında tutulduğu daha net anlaşılmaktadır. Gazze’de yaşanan ağır insani kriz, Doğu Türkistan’daki sistematik baskılar ya da Afrika’nın birçok bölgesindeki kronik yoksulluk, küresel güçlerin müdahale reflekslerini tetiklemezken; İran’ın nükleer kapasitesi, bölgesel nüfuzu ve enerji jeopolitiğindeki rolü, onu sürekli gündemde tutmaktadır.
İran, yalnızca bir ülke değildir. Enerji yollarının, askeri dengelerin ve bölgesel nüfuz alanlarının kesiştiği bir düğüm noktasıdır. Hürmüz Boğazı’ndan geçen petrol, modern dünyanın hâlâ vazgeçemediği bir gerçekliktir. Bu hatta etki edebilen her aktör, küresel siyasette doğal olarak hedef hâline gelir. Saddam Hüseyin’in Kuveyt’i işgali, petrol akışına müdahale ettiği için cezalandırıldı. Irak işgalinden sonra petrol tesislerinin kimlerin eline geçtiği tesadüf değildi. Venezuela operasyonu da aynı mantığın ürünüdür. İran, bu zincirin en kritik halkalarından biridir.
Trump döneminde İran’a yönelen sert dil ve baskı, bir rejimi “ahlaken dönüştürme” çabasından çok, kontrol edilemeyen bir aktörü hizaya getirme isteğiydi. İran, ABD’nin Orta Doğu’da kurmak istediği düzenin dışında kaldı. Bu, Washington için kabul edilmesi zor bir durumdur. Çünkü ABD açısından sorun İran’ın nasıl yönettiği değil, nerede durduğudur.
İran’daki insan hakları meselesi, özellikle kadınlar üzerinden okunmadan anlaşılamaz. Ancak burada da önemli bir ayrım vardır: İran toplumu ile İran devleti aynı yerde durmaz. Toplum, özellikle gençler ve kadınlar, devletin ideolojik çizgisinin ilerisindedir. Eğitimli, şehirli ve dünyayla temas hâlinde bir kadın nüfus, geri döndürülemez bir dönüşümün taşıyıcısıdır.
Kadın hakları, İran’da artık yalnızca hukuki bir talep değildir. Bu mesele kimlik, görünürlük ve var olma meselesine dönüşmüştür. Zorunlu başörtüsü gibi semboller, bu yüzden bu kadar güçlüdür. Devlet için disiplin aracıdır. Kadınlar içinse itirazın dili olmaktadır. Her protesto dalgasında kadınların öne çıkması tesadüf değildir. Baskı arttıkça itiraz daha derine iner. Bu gerilim, İran’daki dönüşümün motorudur.
Ancak bu dönüşüm, dış baskıyla hızlanmaz. Tam tersine, ABD’nin İran’a yönelik sert politikaları, kısa vadede kadın haklarını güçlendirmez, çoğu zaman daraltır. Devlet, dış tehdit algısı yükseldikçe içerde daha güvenlikçi davranır. Kadın hareketleri bu nedenle sıkışır. Haklı talepler, jeopolitik hesapların gölgesinde kalır. İran’daki kadınların en büyük açmazı da budur.
Buna rağmen değişim kaçınılmazdır. Çünkü zaman devletin lehine çalışmıyor. Genç nüfus artıyor, ideolojik söylem yaşlanıyor. Günlük hayat ile resmî ideoloji arasındaki mesafe büyüyor. Devlet bu farkı sonsuza kadar zorla kapatamaz. Ya esner ya sertleşir. Tarih gösteriyor ki sertleşme yalnızca geciktirir, engellemez.
Bu noktada İran tartışmalarında sıkça başvurulan Pehlevi rejimi referansına da temkinli yaklaşmak gerekir. İran toplumu, 1979 İslam Devrimi’ne yalnızca ideolojik saiklerle değil, Pehlevi döneminin otoriter yönetimine, siyasal baskılarına ve Batı ile kurduğu bağımlı ilişkilere tepki olarak yönelmiştir. Dolayısıyla Pehlevi rejimi, bugünün İran’ı için nostaljik bir “çözüm modeli” olarak sunulamaz.
Tarihsel olarak halkın Pehlevi’den kurtulmak için devrime sarıldığı bir ülkede, bugün insan hakları ve kadın özgürlüğü söylemleri üzerinden yeniden dış müdahaleye kapı aralamak, başka bir bağımlılık riskini beraberinde getirir. Ancak bu tespit, mevcut rejimin insan hakları ihlallerini meşrulaştırmak anlamına da gelmez. Emperyalizmi gerekçe göstererek kadınların, halkın ve muhaliflerin maruz kaldığı baskıları görmezden gelmek, en az dış müdahaleyi kurtuluş olarak sunmak kadar sorunludur. İran’ın temel açmazı tam da burada ortaya çıkar. Dışarıdan dayatılan çözümler ile içerideki baskıcı yapılar arasında sıkışmış bir toplumsal gerçeklik olmaktadır.
Sonuçta İran meselesi iki gerçeği aynı anda barındırır. Bir yanda çıkar temelli, seçici ve sert bir küresel siyaset. Diğer yanda içeriden gelen, yavaş ama dirençli bir toplumsal dönüşüm. Kadınlar bu dönüşümün merkezindedir. Ne ABD’nin baskısı onları özgürleştirir ne de devletin baskısı susturur. Değişim, çelişkilerle ilerler ama yönünü kaybetmez.

