Dr. Çetin ÖNGÖRE: “Vücudu Susturmak Değil, Temizlemek Gerek”
25 yıldır sedef ve egzama üzerine çalışan Dr. Çetin ÖNGÖRE, klasik baskılayıcı tedavilere karşı geliştirdiği yaklaşımı, bağışıklık sistemi–bağırsak ilişkisini ve “umutsuz” denilen vakalardaki dikkat çekici sonuçları anlattı.
Dr. Çetin ÖNGÖRE ile Röportaj
Röportaj: Bilal GECÜ
Tıp eğitiminiz cildiye alanında olmamasına rağmen sizi sedef ve egzama hastalıklarına yönlendiren süreç nasıl başladı?
Dr. Çetin ÖNGÖRE:
Aslında her şey üniversite yıllarımda başladı. Hocam Profesör Doktor Zeki Palalı ile yan yana gelip bu “iyileşmeyen yaralar” üzerine kafa yormaya başladık. Hani o şeker hastalarının bir türlü kapanmayan yaraları olur ya; diyabetik yaralar, yatak yaraları, varisler… İşte biz gece gündüz “bu insanlara nasıl derman oluruz?” diye bu yaralar üzerine çalışıyorduk.
Mezun oldum ama bu işin peşini bırakmadım. Sonra Balıkesir Akçay’a yerleştim. Bir gün Burhaniye’de yakın bir dostum yanıma geldi. Adamın hali içler acısı… “Bak Çetin,” dedi, “sen bu yaralarla uğraşıyorsun ama benim halimi görüyorsun. Baştan aşağı yara içindeyim.” Arkadaşım resmen sedef hastalığının pençesindeydi, vücudunda sağlam yer kalmamış. “Bana da bir el at, beni de tedavi et” diye rica etti.
“Tamam” dedim, “sana özel bir çalışma hazırlayacağım.” Ona kendi hazırladığım Zeolit içerikli kremleri, nemlendiricileri ve şampuanları verdim. Tembihte de bulundum; “Bunları düzenli sür, bir yandan da denize gir çık” dedim.
Aradan bir iki ay geçti geçmedi, beni evine yemeğe davet etti. Gittik çoluk çocuk, mangal yanıyor… Ama ortada Kenan yok. Hanımı karşıladı bizi, “Size bir sürprizi var” diyor, gülümsüyor. Derken Kenan bir çıktı ortaya, hepimiz şok olduk! Adam sadece bir şortla gelmiş, hayatımızda onu hiç öyle görmemişiz. O kıpkırmızı, kabuklu yaraların hepsi gitmiş; sadece yerlerinde hafif izler kalmış. Adam beni bir kucakladı, heyecandan havaya kaldırıyor; “Dile benden ne dilersen!” diyor.
İşte o gün anladım. Zeki Hocamla üzerinde çalıştığımız o Zeolit mucizesi sadece yaralarda değil, sedeşte de inanılmaz sonuçlar veriyor. O günden sonra işin rengi değişti. Dünyada ne yapılıyor, Türkiye’de durum ne diye derin bir araştırmaya girdim. Vücudun bu hastalığa verdiği tepkileri gözlemledim.
Dile kolay, tam 25 yıldır bu işle uğraşıyorum. Akçay’daki polikliniğimizde ne vakalar gördük… Tıbbın bugün sunduğu ilaçların çoğu maalesef geçici çözümler sunuyor. Kortizonlar, bağışıklık baskılayıcılar… İlacı kullanırken iyi hoş ama bırakınca hastalık daha şiddetli geri dönüyor; üstüne bir de şekerin yükselmesi, cildin incelmesi gibi bir sürü yan etki cabası. Biz ise Zeolit ile yan etkisiz, vücudu yormayan bir yol çizdik ve çok güzel sonuçlar aldık. Benim bu yoldaki hikayem işte böyle başladı.
İlk sedef ve egzama hastalarınızda klasik tedavilere rağmen iyileşme görülmemesi sizde nasıl bir sorgulama başlattı?
Dr. Çetin ÖNGÖRE:
Arkadaşımdaki o mucizevi sonucu görünce durmadım tabii, hemen araştırmalara gömüldüm. Yayınları okuyorum, dünyada ne yapılmış bakıyorum… Ama karşıma hep aynı duvar çıkıyor: “Bu hastalık kroniktir, tedavisi yoktur.” Tıp dünyası buna sadece semptomatik bakıyor; yani sadece belirtileri hafifletmeye çalışıyorlar. Kortizonlu kremler, ağır kanser hapları, biyolojik iğneler… Evet, bu ilaçları kullandığın sürece hasta kendini iyi hissediyor ama bıraktığı an hastalık eskisinden daha şiddetli geri dönüyor. Yani aslında kalıcı bir çözüm sunulmuyor.
Ama biz inançlı insanlarız; “Ölümün dışında her şeye çare vardır” denir. Yeter ki doğru yere bakmayı, doğru araştırmayı yapmayı bilelim. Ben de tam olarak bunu yaptım. “Vücut neden bu tepkiyi veriyor? Bu hastalığın asıl sebebi ne?” diye sordum kendime.
Tıpta “%100” demek bana göre çok yanlış ve iddialı bir terim. Bir dakika sonramızın ne olacağını bilmezken böyle büyük konuşmak, biraz Allah’ın işine karışmak gibi geliyor bana. O yüzden ben hep şunu söylüyorum: Eğer biz vücuttaki o toksinleri attırabilirsek, karaciğeri tekrar aktif ve sağlıklı hale getirebilirsek ve kişi de kendi kendinin doktoru olup yaşam tarzına biraz dikkat ederse, bu hastalıkla bir daha karşılaşmaz.
Ben bu işe baş koyduğumda, 25 yıl önce kollarımı sıvadım. Çevremdeki hekim arkadaşlarım hep hastalara şunu diyordu: “Artık bununla arkadaş olacaksın, bununla yaşamayı öğreneceksin, bu senin dostun.” Bu sözler insanın psikolojisini nasıl bitiriyor, bir bilseniz…
Biz bu algıyı yıktık. Bu hastalık aslında vücudun kendi kendine ürettiği bir toksine karşı verdiği bir bağışıklık cevabı, bir haykırış. Biz Zeolit ile o yolu açtık, vücudun o toksini atmasına yardımcı olduk. Şifa Allah’tan, biz sadece vesileyiz. Ama bugün geldiğimiz noktada görüyoruz ki, %80–90 oranında bir başarıya ulaştık. Hiçbir yan etkisi olmadan, vücudu hırpalamadan bu işin olabileceğini ispatladık.
O dönem “bu hastalıklar gerçekten tedavi edilemez mi?” sorusuna verdiğiniz ilk cevap neydi?
Dr. Çetin ÖNGÖRE:
Şimdi şunu iyi anlamak lazım; sedef dediğimiz olay sadece derinin üstünde olup biten bir şey değil. Ben hep şunu söylüyorum: Sedef aslında içerideki bir yangının dışarıya vurmuş halidir. Biz Zeolit ile çalışırken sadece o yarayı kurutmayı değil, vücudun kendi kendini tamir etme mekanizmasını uyandırmayı hedefledik.
İnsanlar sanıyor ki bir krem süreceğiz ve her şey bitecek. Hayır, bu bir süreç. O yüzden ben o arkadaşıma “sadece kremi sür” demedim, “denize de gir, vücudunu dinle” dedim. Zeolit burada bir mıknatıs gibi çalışıyor. Vücuttaki o ağır metalleri, toksinleri çekip alıyor, cildin nefes almasını sağlıyor. Modern tıbbın kullandığı o ağır ilaçlar bağışıklığı baskılayıp vücudu susturmaya çalışırken, biz Zeolit ile vücudun o bağışıklık sistemine “hadi, artık temizlenme vakti” diyoruz.
Bakın, 25 yıl geçti… Dile kolay. Bu süre zarfında gördüğüm en önemli şey şu: Vücuda ihtiyacı olan doğal desteği verdiğinizde, o zaten mucizesini yaratıyor. Bizim yaptığımız tek şey, doğanın bize sunduğu bu Zeolit ile o yolu açmak. Sedefle barışmak değil, sedefi vücuttan nazikçe uğurlamak bizim derdimiz.
Sizce sedef ve egzama yalnızca cilt yüzeyinde görülen hastalıklar mıdır, yoksa vücudun başka sistemleriyle de bağlantılı mıdır? VeBağışıklık sistemi, bağırsak sağlığı ve toksin yükünün bu hastalıklardaki rolünü nasıl değerlendiriyorsunuz?
Dr. Çetin ÖNGÖRE:
Evet, hastalığı tanımlarken kullandığımız o terimler çok önemli; çünkü sedef aslında otoimmün bir hastalık. Peki, nedir bu otoimmün meselesi? Aslında her şey bağırsak sistemimizde başlıyor. Vücudumuz, bağırsaklarda biriken ve gıda intoleransları gibi nedenlerle oluşan o toksinlere karşı bir tepki gösteriyor. Vücut bu toksini dışarı atmaya çalışıyor, adeta haykırıyor. İşte bu haykırışa biz otoimmün hastalık diyoruz.
Bağışıklık (immün) sistemimiz aslında Yaradan’ın vücudumuza koyduğu muazzam bir kural üzerine çalışır: Vücut, kendine zararlı olan hiçbir şeyi içeride tutmak istemez. Onu bir şekilde dışarı atmaya, kendinden uzaklaştırmaya çalışır.
Midene dokunan bir şey olduğunda kusarsın.
Burnuna bir şey kaçtığında hapşırırsın.
Ciğerlerine duman dolduğunda öksürürsün.
Kanında şeker yükseldiğinde vücut onu idrarla atmaya çalışır.
İşte bağışıklık sistemi dediğimiz bu koruma kalkanı; bakteri, virüs, mantar ya da toksin… Kendine yabancı ve zararlı ne bulursa bir an önce vücuttan uzaklaştırıp seni rahatlatmaya çalışır.
Bu hastalığı gerçekten yenmek istiyorsak bakmamız gereken yerler bellidir:
Toksin temizliği,
Bağırsak florası,
Psikoloji.
Biz 25 yıldır insanlara şunu anlatmaya çalışıyoruz: Bağışıklık sistemini baskılayıp vücudu susturmak yerine, ona bu temizlik sürecinde yardım etmeliyiz. Zeolit işte burada devreye giriyor; vücudun o dışarı atmaya çalıştığı toksinleri bir mıknatıs gibi yakalayıp bağışıklık sisteminin yükünü hafifletiyor. Vücut rahatlayınca, deri zaten kendi doğal sağlığına kavuşuyor.
Aynı tanıya sahip iki hastanın tamamen farklı seyirler göstermesini siz neye bağlıyorsunuz?
Dr. Çetin ÖNGÖRE:
Biz “sedef” deyip geçiyoruz ama aslında bu hastalığın pek çok farklı çeşidi, yani farklı “yüzleri” var. Tedavi sürecinde bizim için en önemli şey, hastalığın hangi tipte ve nasıl bir seyirle ilerlediğini doğru analiz etmek.
Klinik gözlemlerimizde karşımıza çıkan bazı temel tipleri şöyle sıralayabiliriz:
Plak tipi (multiple),
Nokta tarzı,
Bilateral (iki taraflı),
Sadece el ayası veya ayak tabanı gibi bölgesel tutulumlar.
Hastalığın bu kadar çok çeşidinin olması, her hastada farklı bir strateji izlememizi gerektiriyor. Ancak tipi ne olursa olsun, temelde değişmeyen iki büyük düşmanımız var: Vücuda giren toksinler ve kişinin psikolojisi.
İster elinizde olsun ister tüm vücudunuzda, o içerideki yangını söndürmeden ve moralimizi yüksek tutmadan kalıcı bir iyileşme sağlamak çok zordur. İşte bu yüzden Zeolit ile yaptığımız o derinlemesine temizlik, hastalığın tipi ne olursa olsun bizim en güçlü silahımız haline geliyor.

Bir hastayla ilk görüşmenizde mutlaka sorguladığınız temel faktörler nelerdir?
Dr. Çetin ÖNGÖRE:
Bizim için bir hastayı tedavi etmek, sadece cildine bir şeyler sürmek değildir. Gerçek bir iyileşme için hastayı bir bütün olarak anlamamız gerekir. Bu yüzden bana gelen her hastaya, bir dedektif gibi şu kritik soruların cevaplarını arayarak yaklaşırım:
Bu yolculuk nasıl başladı?
Genellikle sedef öyle durup dururken ortaya çıkmaz. Arkasında mutlaka bir tetikleyici vardır. Psikolojik bir travma mı yaşandı? Ağır bir ameliyat mı geçirildi? Vücudu sarsan yüksek bir enfeksiyon mu atlatıldı?
Beslenme ve yaşam alışkanlıkları nasıl?
Ne yediği, ne içtiği, alkol ve sigara kullanımı… Bunların hepsi bu hastalıkta doğrudan etkilidir.
Genetik miras
Yaklaşık %25 oranında genetik bir boyutu vardır. Aile öyküsü bizim için önemlidir.
Bugüne kadar hangi yollardan geçildi?
Özellikle biyolojik iğneler ve ağır ilaçlar kullanmış hastalarda, o ilaçlar bırakıldığında ciddi bir toksin deşarjı yaşanabilir. Bunu bilmek süreci doğru yönetmemizi sağlar.
Uyguladığınız yaklaşımı “baskılayıcı tedavilerden” ayıran en önemli fark nedir?
Dr. Çetin ÖNGÖRE:
Bizim yaklaşımımız, şu an piyasada kullanılan baskılayıcı yöntemlerin tam zıttıdır. Vücut o toksini atmaya çalışıyor, bağışıklık sistemi buna karşı savaşıyor. Siz baskılayıcı ilaçlar kullandığınızda vücuda “sus” demiş oluyorsunuz.
Biz ise bağışıklık sistemini baskılamıyor, ona temizlik yapabilmesi için güç veriyoruz. Bu hastalığın asıl mutfağı bağırsak sistemidir. Stres, yanlış beslenme ve kimyasallar bağırsak geçirgenliğini bozuyor. Kana karışan toksinler de en son ciltte bloke ediliyor. Yani gördüğünüz lezyonlar, vücudun kendini koruma çabasının son aşamasıdır.
Sadece dışarıdan krem sürmek meseleyi çözmez. Kalıcı sonuç için içerideki mutfağı temizlemek zorundayız. Zeolit ile yaptığımız tam olarak budur.
Tedavi sürecinde yaşam tarzı değişiklikleri, psikolojik toparlanma ve kalıcı iyileşme arasındaki ilişkiyi nasıl değerlendiriyorsunuz?
Dr. Çetin ÖNGÖRE:
Burada çok önemli bir noktanın altını çizmemiz lazım. Biz tedaviyi başlattığımızda, özellikle de uzun süre biyolojik iğneler veya ağır ilaçlar kullanmış hastalarımızda beklediğimiz bir durum var: Deşarj süreci.
Şimdi düşünün; vücut yıllarca baskılanmış, toksinler içeride hapsedilmiş. Biz Zeolit ile temizliği başlattığımızda ve o baskılayıcı ilaçları devre dışı bıraktığımızda, vücut bir anda o birikmiş toksini dışarı atmaya karar veriyor. Bu aşamada hastalarımız bazen korkabiliyor çünkü vücuttaki sedef yaralarında geçici bir artış, bir alevlenme görülebiliyor.
Ben bunu hep şuna benzetiyorum: Evde büyük bir tadilat başlattığınızda, ortalık iyice temizlenip güzelleşmeden önce her yer toz toprak içinde kalır ya, işte bu da tam öyle bir şey. Vücut içindeki çöpü kapının önüne çıkarıyor.
Bu “iyileşme krizi” dediğimiz dönemde hastamızla el ele veriyoruz. Onlara bunun bir kötüleşme değil, içerideki temizliğin dışa vurumu olduğunu anlatıyoruz. Eğer bu süreci sabırla atlatırsak, arkasından gelen o kalıcı ferahlık ve temiz deri paha biçilemez oluyor.
Özetle; biz vücudu susturmuyoruz, onunla konuşuyoruz. O dışarıya kusarken biz içeriden Zeolit ile destekleyerek bu süreci en hızlı ve sağlıklı şekilde tamamlamasına yardımcı oluyoruz. Sonunda ulaştığımız nokta ise; baskılanmış bir hastalık değil, kökten temizlenmiş bir beden oluyor.
Bugüne kadar sizi en çok etkileyen hasta hikâyesini bizimle paylaşır mısınız?
Dr. Çetin ÖNGÖRE:
Bakın, 25 yıllık meslek hayatımda ne vakalarla karşılaştım… “Hocam beni iyileştirmezsen kendimi köprüden atacağım” diyenler mi istersiniz, eşini getirip “Hocam bunu düzeltmezsen boşayacağım” diyenler mi… Ama bir vaka var ki, hiç unutamam.
Gebze’den bir hastamız geldi; Ahmet Bey. Vücudu baştan aşağı sedef içinde, son safhaya gelmiş. Ama ciddi bir alkol problemi de var. Biz onu burada 40 gün misafir ettik, tedavimizi uyguladık ve sonuç mükemmel oldu. Tertemiz bir ciltle onu uğurlarken tek bir şart koştuk: “Sakın alkol alma. Eğer alırsan bu hastalık geri döner.”
Ahmet Bey gitti, aradan birkaç ay geçti ve bir gün telefon:
“Çetin Hocam, ben berbat oldum! Hani iyileşecektim, hani geçecekti?”
Hemen çağırdım, eşiyle birlikte geldiler. Eşi dedi ki:
“Hocam, eve gittiği ilk gün kutlama yapacağım dedi, bir büyük bitirdi. Ertesi gün arkadaşlarıyla bir büyük daha…”
Tabii vücut bu kadar yükü kaldıramaz. Tekrar tedaviye aldık. O gün Ahmet Bey için bir dönüm noktası oldu. “Ben bir daha bu işkenceyi çekemem” dedi ve o kadehi bir daha eline sürmedi. Hayatını tamamen değiştirdi, maneviyata yöneldi. 10 yıl geçti, tertemiz bir hayat sürüyor.
Bu hikâye bize şunu gösteriyor: Biz ne kadar iyi bir tedavi sunarsak sunalım, şifa hastanın kendi iradesiyle kalıcı olur.
Tedaviden yeterli fayda göremeyen hastalarda en sık karşılaştığınız nedenler neler?
Dr. Çetin ÖNGÖRE:
Bu noktada çok net konuşmak gerekir. “Ölümün dışında her şeye çare vardır.” Ama bu çareye ulaşmak, hastanın süreci sahiplenmesiyle mümkündür.
En sık gördüğümüz dört temel hata şunlar:
Beslenme disiplini sağlanmıyor.
Uyku düzeni ihmal ediliyor.
Alkol ve sigara bırakılmıyor.
“İyileştim” deyip koruma protokolü bırakılıyor.
Zeolit bir bağırsak çöpçüsüdür. Vücut sürekli toksin üretir. Temizlik yarım bırakılırsa nüks kaçınılmaz olur.
Klasik tıbbın sedef ve egzama yaklaşımında sizce en büyük eksiklik nedir? Uyguladığınız yöntemler eleştiriliyor mu, bu eleştirilere yaklaşımınız nasıl?
Dr. Çetin ÖNGÖRE:
Modern tıp çoğu zaman sonucu tedavi eder. Deride bir lezyon varsa onu baskılar. Biz ise diyoruz ki; deri sonuçtur, asıl mesele içeridedir.
Bağışıklık sistemini baskılamak yerine ona yardım etmek gerekir. Vücut neden sedefi dışarı vuruyor? Çünkü içeride bir toksin yükü var. Siz bağışıklığı susturursanız, o toksin daha derinlere gider.
Biz Zeolit ile içerideki çöpü topluyoruz. Karaciğeri, bağırsağı rahatlatıyoruz. İçerisi temizlenince, deri zaten düzeliyor.
Kortizon ve biyolojik iğnelere neden bu kadar sert karşı çıkıyorsunuz?
Dr. Çetin ÖNGÖRE:
Çünkü bu sistem bir bağımlılık yaratıyor. Kortizon bırakıldığı anda hastalık daha sert geri dönüyor. Biyolojik iğneler 50–60 bin liralardan başlıyor ve ömür boyu kullanılması isteniyor. Burada devasa bir sektör var.
Biz tamamen zıt bir uçtayız. Onlar sonucu susturuyor, biz sebebi ortadan kaldırıyoruz.
“Sedef genetik, kader” algısına ne diyorsunuz?
Dr. Çetin ÖNGÖRE:
Bizim sloganımız şudur: “Sedef kaderiniz değildir.”
Evet genetik yatkınlık vardır ama bu hastalıkla ömür boyu yaşamak zorunda değilsiniz. Doğru tedavi ve yaşam disipliniyle genetik ifade bile değiştirilebilir.
Son olarak hastalara ne söylemek istersiniz?
Dr. Çetin ÖNGÖRE:
Biz buradayız. Tecrübemizle, gönlümüzle şifa dağıtmaya hazırız. Gelin görüşelim, konuşalım. Çünkü sedefsiz bir yaşam gerçekten mümkün.

