Sokaklarımızın Masum Sakinlerine Şefkatle Bakabilmek
Bir zamanlar Anadolu topraklarında, taşlara kazınan bir bilgelik vardı. Hayvan, yalnızca “sahipli” bir mal değil; yaratılışın bir emaneti, komşu, hatta bazı inanışlarda kutsiyeti olan bir canlıydı. Hitit kanunlarında, bir öküz öldürmenin, bir insanı yaralamanın cezası kadar ağır yaptırımları olabiliyordu. Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde, hastalanan kuşlar için vakıflar kurulur, sokak hayvanları için imaretlerden ayrılan yiyecek payları olurdu. “Şefkat medeniyeti” sadece insana değil, tüm “nefes” alana yönelik bir merhamet halesiydi.
Bugün, bu kadim toprakların başkenti Ankara’nın Demetevler Metrosu’nda, 15 yaşındaki Matmazel adlı köpeğin başına gelenler, bu tarihi şefkat mirasıyla ne kadar acı bir tezat oluşturuyor. Soğuktan korunmak için sığındığı bir alanda, belediye görevlisi olduğu iddia edilen kişilerce sopalarla kovalanmak… Panik içinde kaçarken yürüyen merdivene sıkışmak… Ve tüm bunların sonucunda, “iç kanama” gibi, bir şiddet ve travmanın net ifadesi olan bir nedenle yaşamını yitirmek…
“Sorumlular hesap verecek!” diye haykırıyoruz haklı olarak. Evet, soruşturma açılması, görevden almalar olması elbette önemli. Türk Ceza Kanunu’muzda hayvanlara yönelik kötü muamele suçtur ve cezası vardır. Ancak burada hesap verme, sadece hukuki bir süreçle sınırlı kalmamalı. Asıl hesap vermemiz gereken, bizim medeniyet iddiamız, insanlık duruşumuz ve şehirlerimizi paylaştığımız canlılara bakış açımızdır.
Eski Anadolu toplumlarında hayvanı korumak, yalnızca duygusal bir iyilik değil, toplumsal bir düzen, hatta dini/ahlaki bir vecibeydi. Çünkü onlar bilirdi ki; bir toplumun “medenilik” seviyesi, en güçsüzüne, en savunmasızına, hatta konuşamayana nasıl davrandığıyla ölçülür. Bugün ise ne yazık ki, modern yöneticilik anlayışımızın içinde bazen sadece “temizlik” ve “düzen” adı altında, hoyrat, merhametsiz, tahammülsüz bir tavır sızabiliyor. Matmazel’in trajedisi, bireysel bir ihmal veya kabahatten çok, sistemik bir duyarsızlığın, eğitimsizliğin ve merhamet erozyonunun sonucu gibi duruyor.
Matmazel sadece bir köpek değildi. Demetevler çevresinde tanınan, kendi halinde, kimseye zararı dokunmayan bir “komşu”ydu. Onun korunmaya, sıcak bir köşeye sığınmaya hakkı vardı. Metrolar, sadece “insan”ların değil, şehrin tüm sakinlerinin, özellikle de soğuk kış günlerinde korunak bulabildiği ortak yaşam alanları olabilmeli.
Bu olay, bir hayvan ölümünün ötesinde, Ankara’nın ve tüm şehirlerimizin ruhuna dair bir sorgulama fırsatıdır. Kurumlarımız, sadece asfalt döken, çöp toplayan kurumlar olmaktan çıkıp, kadim şefkat geleneğini yeniden kuşanmalı. Personel eğitimleri, sadece iş güvenliği değil, “yaşam güvenliği” ve “duyarlılık” üzerine de olmalı. Sokak hayvanları için sürdürülebilir, şefkatli politikalar (kısırlaştırma-sahiplendirme-aşılama-besleme) kararlılıkla uygulanmalı.
Matmazel’in acısı boşa gitmemeli. Onun hatırası, bize o eski Anadolu ruhunu, taşa-toprağa-kanuna işlenmiş merhameti hatırlatsın. Sorumlular yargı önünde hesap versin, ama hepimiz de vicdanımızın önünde bir hesap verelim: Biz, bu şehirleri, bu toprakları hangi ruhla, hangi değerlerle yönetiyor ve paylaşıyoruz?
Unutmayalım; bir toplum, sokaklarındaki masum bakışlara merhametle bakabildiği kadar insandır. Matmazel, artık soğuktan korunmak zorunda değil. Umarız onun kaybı, geride kalanlara daha sıcak, daha şefkatli bir şehir inşa etme sorumluluğu verir. Eski ruh, yeniden canlansa, yaşam hakkı gasp edilmese.

