Modern çağın en belirgin özelliği hız. Sabah gözümüzü açtığımız andan gece uyuyana kadar sürekli bir koşuşturmanın içindeyiz. İşe yetişmek, mesajlara dönüş yapmak, sosyal medyayı ve gündemi takip etmek, aileye vakit ayırmak, kendimize zaman ayırmak… Kısacası her şeye yetişmeye çalışıyoruz.
Peki, bu kadar çok şeye yetişmeye çalışırken gözden neyi kaçırıyoruz?
Belki de en çok kendimizi.
Günümüzde birçok insan günü bitirdiğinde yorgun ama bir o kadar da tatminsiz hissediyor. Çünkü yapılan işlerin sayısı artarken, yaşanan anların değeri giderek azalıyor. Bir kahveyi aceleyle içiyor, sevdiklerimizle konuşurken bile telefona bakıyor, yürürken çevremizi fark etmiyoruz. Sürekli bir sonraki adıma odaklandığımız için bulunduğumuz anı yaşamayı unutuyoruz.
Aslında çoğu zaman yaşadığımız yorgunluğun nedeni sadece fiziksel koşuşturma değil. Zihnimiz de hiç durmuyor. Yapacaklarımızı düşünüyor, yetiştiremediklerimiz için kaygılanıyor, gelecek planları yaparken içinde bulunduğumuz günü fark edemiyoruz. Bir işi bitirmeden diğerine geçiyor, dinlenirken bile aklımız yapılacaklar listesinde kalıyor.
Oysa hayat, sürekli ulaşılması gereken hedeflerden ibaret değil. Bazen bir arkadaş sohbetinde, bazen deniz kenarında izlenen gün doğumunda ya da gün batımında, bazen de sessizce geçirilen birkaç dakikada saklıdır. Bazen içilen bir fincan çayın verdiği huzur, uzun bir tatilden bile daha iyi gelebilir. Çünkü önemli olan geçirilen zamanın uzunluğu değil, o anı gerçekten yaşayabilmektir.
Teknoloji bize büyük kolaylıklar sağlıyor. Ancak aynı zamanda sürekli ulaşılabilir olma zorunluluğunu da beraberinde getiriyor. Artık iş saatleri ile özel hayat arasındaki sınırlar giderek bulanıklaşıyor. Dinlenirken bile zihnimiz meşgul oluyor. Bildirim sesleri arasında dikkatimizi toplamakta zorlanıyor, bir işi yaparken aynı anda başka şeyleri düşünmekten yoruluyoruz.
Birçok kişi gün içerisinde onlarca kez telefonunu kontrol ediyor. Çoğu zaman bunun farkına bile varmıyoruz. Oysa bazen elimizdeki telefonu birkaç dakikalığına bırakıp etrafımıza bakmak, gökyüzünü izlemek ya da sadece sessizce oturmak bile insana iyi gelebiliyor. Sürekli bağlantıda olmak, her zaman gerçekten iletişim kurduğumuz anlamına gelmiyor.
Belki de sorun, zamanın az olması değil; dikkatimizi nereye verdiğimizdir. Çünkü herkesin günü 24 saatten oluşuyor. Farkı yaratan ise o zamanı nasıl değerlendirdiğimizdir. Bazen birkaç dakikalık samimi bir sohbet, uzun saatlerden daha değerli olabiliyor. Sevdiklerimizle kurduğumuz göz teması, içten edilen bir teşekkür ya da hiç acele etmeden yapılan kısa bir yürüyüş bile günün en anlamlı anı hâline gelebiliyor.
Hayatın en kıymetli anları çoğu zaman planlanmaz. Bir çocuğun gülümsemesi, yaşlı bir komşunun selamı, arkadaşlarla paylaşılan içten bir kahkaha ya da deniz kıyısında hissedilen huzur… Bunlar, çoğu zaman acelemiz yüzünden fark edemediğimiz güzelliklerdir. Oysa yıllar sonra geriye dönüp baktığımızda hatırladığımız şeyler de genellikle bunlar olur. Bitirdiğimiz işler değil, birlikte güldüğümüz insanlar ve bize iyi hissettiren anılar hafızamızda yer eder.
Belki de zaman zaman yavaşlamak gerekiyor. Sürekli koşmanın başarı anlamına gelmediğini, bazen durup etrafımıza bakmanın da hayatın önemli bir parçası olduğunu hatırlamamız gerekiyor. Çünkü insan sadece üretmek, yetişmek ve tamamlamak için yaşamıyor. Aynı zamanda hissetmek, dinlenmek ve hayatın sunduğu küçük güzellikleri fark etmek için de yaşıyor.
Belki de kendimize sormamız gereken en önemli soru şudur: Gerçekten yaşıyor muyuz, yoksa sadece yetişmeye mi çalışıyoruz?
Unutmamalıyız ki yaşam yalnızca tamamlanan görevlerden ibaret değildir. Asıl yaşam; hissedilen, paylaşılan ve fark edilen anlardan oluşur. Bazen birkaç dakika yavaşlamak, aslında hayata yetişebilmenin en güzel yoludur.
