Bir okulu kapatmak demek, yalnızca kapıların kilitlenmesi ya da tahta sıraların tozlanması demek değildir. Bir okulu kapatmak; bir toplumun sesine, düşüncesine ve geleceğine kilit vurmak demektir. Çocukların defterlerine düşmesi gereken cümlelerin yarım kalması demektir. Bir toplumun, “biz de varız” duruşunu silmeye teşebbüstür bir okulu kapatmak.
İşte tam da bu yarım bırakılmışlığın ortasında yer almaktadır Batı Trakya Türkleri. Batı Trakya Türkleri, 1923 Lozan Antlaşmasının 40. maddesi uyarınca okul açma hakkına, 41. madde uyarınca ise kendi anadillerinde eğitim görme hakkına sahiptir. Ancak söz konusu haklar, Yunan yetkililer tarafından sunulan, “nüfus azlığı” gerekçesiyle sistematik bir şekilde okulların kapatılması ve bununla birlikte çift dilli anaokullarının açılmaması ile ihlal edilmektedir. Oysa Lozan Antlaşmasının ilgili maddelerinde, “şu kadar nüfus yoğunluğuna sahip olursa” şeklinde yahut benzerinde bir koşul yer almamaktadır. Dolayısıyla Batı Trakya Türkleri, çocuklarının kendi anadillerinde ve kendi kültürel dünyalarında filizlenmesini Antlaşmadan doğan haklar çerçevesinde isterken istikrarlı bir şekilde önlerine engel yaratılmaktadır.
Okulların kapatılması, çift dilli anaokullarının açılmaması, idari gerekçelerle daraltılan alanlar… Nelere şahit olduk, halâ daha şahit oluyoruz. Ve bu şahit olduklarımıza tek tek baktığımızda bizlere bunlar, “teknik” bir karar olarak yansıyabilir. Ancak bu, “teknik” kararların, bir insani karşılığı bulunmaktadır. Bir sınıf kapanır, bir öğretmen gider ve bir çocuk daha az imkanla büyümek zorunda bırakılır. Böylece bir süre sonra bir toplum, kendi geleceğini kendi elleriyle kurma imkanını kaybetmiş olur. Çünkü eğitim; sadece bir bilgi aktarımı değil, aidiyetin ve özgüvenin inşa edildiği yerdir. Ancak bugün, Batı Trakya Türklerinin eğitim hakkı kapsamında sorulan, “Kaç okul var?” veyahut “Çift dilli okullar açılıyor mu?” soruları artık yetersizdir. Çünkü bir imza ile başlayan eğitim hakkı ihlalleri, bir imza ile bitmemiş; daha başka boyutlara ulaşmıştır.
4 Ocak gününü, bir tahrip vakası ile karşıladık. 2021-2022 eğitim-öğretim döneminde Yunan yetkililerce kapatılmış olan, Kozlukebir Belediyesine bağlı Karacaoğlan köyünde yer alan Batı Trakya Türklerine ait ilkokuluna kimliği belirsiz kişilerce saldırı düzenlendi. Camlar kırıldı, kitaplar yerlere atılarak parçalandı, sınıflarda ne varsa ne yoksa hepsi tahrip edildi. Bu ilk kez olan bir şey değil! Biz, geçtiğimiz senenin 17 Mayıs gününde Şapçı-Maronya Belediyesine bağlı yine Batı Trakya Türklerine ait olan Aşağıköy Azınlık İlkokulunda da kaynağı belirsiz bir şekilde yangın çıkarıldığına şahit olmuştuk.
Yapılan kovuşturma sürecinin nihayetinde ise hiçbir veri elde edilememişti! Bu saldırılar; yalnızca eğitimi değil, güvenlik duygusunu da çökertmektedir. Böylesi durumlar, bir toplumun nezdinde, “Biz korunuyor muyuz ki?” sorusunu, “Bu olayın hesabı sorulacak mı?” endişesini büyütür. Ve failler bulunmadığında ise bu saldırılar, yalnızca “suç” olarak kalmayıp bir topluma yöneltilmiş açık bir mesaj haline gelir. Çünkü cezasız suç, sessiz bir tehdittir. Ve bu bağlamda Yunanistan’ın yalnızca Batı Trakya Türklerinin eğitim hakkını ihlal etmekle kalmayıp taraf olduğu Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 2. maddesi uyarınca yaşam hakkını ve 14. maddesi uyarınca ayrımcılık yasağını ihlal ettiğini gözlemlemekteyiz. Çünkü Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi 2. maddesine göre taraf devletler, kendi sınırları içerisinde yer alan bireylerin başka bir birey tarafından göreceği bir saldırıdan ilgili bireyi korumak ile yükümlüdür. Fakat geçen sene gerçekleştirilen vahim yangın olayından sonra Yunan yetkililer, herhangi bir makul önlemi almayarak 2. maddeyi ihlal etmiştir. Ve Yunan yetkililerin takındıkları bu tavır neticesinde ise yeni bir saldırı doğmuştur. Aynı zamanda Yunan yetkililer, kovuşturma sürecini etkili bir şekilde gerçekleştirmemekle 14. maddeyi ihlal etmektedir.
Bugün bizler bir toplumun eğitim kurumlarının sürekli daraldığını, eğitim hakkının fiilen zayıflatıldığını ve üstüne üstlük bu kurumların saldırıların hedefi haline geldiğini konuşarak yalnızca eğitim politikasını ele almıyoruz. Biz, burada eşit yurttaşlık tartışıyoruz. Burada adalet tartışıyoruz.
Bazen en büyük ihlal, yüksek sesle yapılan değil; düşük sesle sürdürülen ihlaldir. Batı Trakya’da eğitim hakkı meselesi de çoğu zaman böyle ilerliyor: Büyük krizler kısa süreli haber oluyor, ardından sessizlik geliyor. Ve sessizlik, bazı hak ihlallerinin en konforlu zemini.
Oysa eğitim hakkı, bir toplumun geleceğe açılan kapısıdır. Bu kapı kapatıldığında yalnızca bir okul kapanmaz; bir gelecek daralır. Bir okul hedef alındığında ise yalnızca bina zarar görmez; bir toplumun kendini güvende hissetme ihtimali de yaralanır.
Şimdi sormak gerekiyor:
Eğitim hakkı zaten daraltılırken, kapatılmış okulların bile hedef alınması bize ne söylüyor? Bu gerçekten yalnızca bir bina meselesi mi, yoksa Batı Trakya Türklerinin geleceğe tutunma ihtimaline mi saldırılıyor?
Zeynep ÇINAR
Konuk Yazar

