Bazı yerler vardır, güzelliğinin altında gözyaşları yatar. Ve bazı isimler vardır ki anıldıkları anda geçmiş; kapanmış bir dosya olmaktan çıkar ve yeniden kanar, kuruyan gözyaşları ise tekrar akmaya başlar. Tıpkı Georgios Grivas’ın isminin anılması gibi… Takvim yaprakları 26 Ocak’ı gösterirken, Güney Kıbrıs Rum Yönetiminde ölümünün 52. yıl dönümü olması hasebiyle Georgios Grivas anıldı. Peki, Grivas kimdir? İsminin anılması neden acıları diriltir?
Georgios Grivas; 6 Ağustos 1964’te Erenköy’de, 15 Kasım 1967’de Geçitkale ve Boğaziçi’nde bulunan Türk yerleşimlerine saldırarak katliam yapan ve sırf Türk oldukları için hayata erken bir yaşta veda ettirilen çocukların, bebeklerin katili EOKA terör örgütünün lideri, Rum Milli Muhafız Ordusunun ise başkomutanıdır. Bugün hala Kıbrıs’ın sıcak, samimi sokaklarında acının ve haksızlığın yankılanan sessiz çığlığını hissedebilirsiniz. Ve Kıbrıs’ta yaşanmışlıklar, tarihin tozlu sayfalarında yer alan deneyimler değildir; bu yaşanmışlıklar, evlerin duvarlarında, mezar taşlarında, sınırda ve suskunlukta devam eden yaşayan bir olgudur. Dolayısıyla EOKA ve onun lideri Grivas, geçmişte kalmış bir “mücadele” figürü değil, gündelik hayatın içine sinmiş kaybın, güvensizliğin ve komşudan gelen tehlikenin adıdır. Grivas’ı anmak, bir zamanlar aynı gökyüzünün altında huzur içinde komşuyla içilen kahve eşliğinde atılan kahkaların yerini kurşun seslerinin alması demektir. Bu bağlamda bu ismin anılması, basit tarihsel bir hatırlamanın ötesindedir.
Buradaki mesele, geçmişin konuşulması değildir. Bilakis, günümüz dünyasında en çok ihtiyacımız olan barışın en temel şartlarından biridir geçmişle yüzleşmek. Fakat unutmamak lazım ki yüceltme ile yüzleşmek arasında ince bir çizgi yer almaktadır ve bu çizgi, bu kapsamda hayati önemdedir. Sivilleri hedef almış, dostlukları düşmanlığa çevirmiş, etnik temelli şiddeti meşrulaştırmış bir örgütün liderinin anılması; bu şiddetin mağdurlarının açısından hafızanın ve kaybın yarattığı yasın inkarı anlamına gelmektedir. Belirtmek gerekir ki barış söylemi; travmalar görmezden gelindiğinde değil, tanındığında bir anlam kazanır.
Kıbrıs’ta var olan ikili yapıdan rahatsız olan Güney Kıbrıs Rum Yönetimi, eğer samimi bir şekilde Kıbrıs Türkleri ile barış içinde bir arada yaşamak isteseydi Kıbrıs Türklerinin kayıplarına sebep olan, Adada yer alan kapanmamış yaraların senaristlerinden birini, “kahraman” olarak gençlerinin elinde Yunanistan bayrağı ile anmazdı. Çünkü şiddeti temsil eden bir ismin kamusal alanda onurlandırılması, geçmişle sağlıklı bir ilişkiyi kurmayı zorlaştırarak toplumsal hafızalar arasındaki mesafeyi daha da derinleştirir. Buradan hareketle söz konusu mesafenin kapatılmadan gerçek bir çözüme varılamayacağının aşikar olduğunu söyleyebiliriz.
Barış; yalnızca geleceğe dair soyut bir temenniden ibaret olmamalı, geçmişe karşı gösterilen sorumluluğun somut bir adı olmalıdır. Unutmamalıyız ki kimi andığımız, kimi incittiğimize de belirler. Ve tam da bu nedenle, barış gerçekten isteniyorsa hafıza seçici olmaktan çıkarılmalıdır. Çünkü gerçek barış, geçmişi yüceltenlerle değil, geçmişle yüzleşebilenlerle mümkündür.
Zeynep ÇINAR
Konuk Yazar

